Önce Marx’tan bir alıntı,“Devletler başka türlüsünü yapabilir mi?
Devlet asla, Prusyalının kralından beklediği gibi, toplumsal kötülüklerin kaynağını ‘devlette ve toplumun örgütlenmesinde’ görmez. Politik partilerin olduğu yerde her bir parti, toplumun her kusurunu kendisi yerine rakibinin devlet yönetiminde bulunmasına bağlar. Radikal ve devrimci politikacılar bile, kötülüklerin nedenlerini devletin doğasında değil, yerine başka bir biçimini geçirmek istedikleri belirli bir devlet biçiminde bulur.”
biraz daha…
“Bir devlet ne kadar güçlü ise ve dolayısıyla bir toplum ne kadar daha politikse, toplumsal sorunları yöneten genel ilkeyi ve bunların nedenlerini devlet ilkesine, başka bir deyişle devletin etkin, öz-bilinçli ve resmi ifadesini oluşturduğu fiili toplumsal örgütlenmeye bakarak açıklamaya o kadar daha az eğilimlidir. Politik anlayışın sadece politik anlayış olmasının nedeni, düşüncesinin politikanın sınırlarını aşmamasıdır. Bu anlayış, ne kadar keskin ve canlı ise, toplumsal sorunları anlayabilmek konusunda o kadar yetersizdir. Politik anlayışın klasik dönemi Fransız Devrimi’dir. Devlet ilkesini bütün toplumsal sorunların kaynağı olarak tanımlamak bir yana, Fransız Devrimi’nin kahramanları toplumsal sorunları politik sorunların kaynağı olarak görüyordu. Dolayısıyla Robespierre, aşırı zenginliği ve aşırı yoksulluğu saf demokrasinin önünde bir engel olarak gördü. Bu yüzden, Spartalılara özgü evrensel bir kanaatkarlık sistemi kurmak istedi. Politikanın ilkesi iradedir. Politik anlayış ne kadar tek yanlı ise –başka bir deyişle ne kadar mükemmel ise– iradenin muktedirliğine inancı o kadar tamdır; iradenin doğal ve ruhsal sınırlarını anlamaktan ne kadar uzak ise toplumdaki kötülüklerin asıl kaynağını keşfetmek konusunda o kadar yetersiz kalır.”
Son alıntı
“Siyasi özgürleşme, insanın bir yandan burjuva toplumun bir üyesine, yani bencil ve bağımsız bireye, öte yandan ise bir yurttaşa, yani tüzel kişiye indirgenmesidir. Gerçek, tekil kişi, ne zaman soyut yurttaşı yeniden masseder, bireysel insan olarak, gündelik yaşamında, özel işinde ve özel durumunda türdeş bir varlık haline gelirse; ne zaman güçlerini toplumsal güçler olarak tanır, örgütler ve böylece toplumsal gücü, politik güç biçiminde kendisinden ayırmazsa, işte ancak o zaman insani özgürleşme tamamlanmış demektir.” (Marx, Yahudi Sorunu Üzerine)
Buralardan “Marx aslında apolitik bir anarşistti” gibi bir sansayonel çıkarım daha keyifli olurdu ama Bookchin’li bir yazı girdi dolaşıma ve yine “yerli” Marksistlerin ve Tr solunun (hatta Kuzey Kürdistan solunun da) politikleşme vurgusuna dönmek istedim. Sebebi ise “politika” övgüsünün bir tek bize özgü olduğunu göstermek.
şöyle bir bölüm var;
“Halbuki politika, sol kanattaki devrimcilerin inandığı gibi, özünde şeytani ve yok edilmesi gereken bir pratik değil, tam aksine, toplumu bir arada tutan yegane tutkal işlevindeydi ve iktidarın her türlü kötüye kullanımının önüne geçecek şekilde organize edilmeliydi.”
Oysa solumuzda “politiklik” bir övgü, bir mertebe, “apolitiklik”se bir tür çiğlik, ergenlik gibi anılır. Kaynağı nereden? Bilen beri gelsin.
Demem o ki Marx’la az çok hemhal olmuș biri öyle dümdüz “apolitizm” yergisi yapamaz. Onu yalamış yutmuş bellenen abiler ablalar büyük kandırıkçı. Onların adına
”fremdschämen” yaşamak istemeyenler de dahil, tüm iyi geçinmeciler olarak şu ana akım sol sözcelem enkazının suç ortaklarıyız..
Ilkin egemenliğine tabi dünya hakkιndaki bilincimizin tam da bu yapısal (materyalist) bağımlılıktan ötürü yanlış olması var. Akabinde politikada temsilcinin egemenle özdeşimi üzerinden egemenle eşitlenme yanılsaması ki bu tek boyutlu yanılsamayı kırsın diye düaliteyi hatırlatır Marx. Onda diyalektik bunu hatırlatıyorsa gereklidir. Çünkü felsefe ancak böyle, yaşayan bir mücadele aracıysa işlevseldir. Marx’ta ne “politik olmak” üstüne bir ovgü, ne “apolitik olmak” üstüne bir yergi bulunur. O işçi sınıfını “kendinde” ve “kendi için” diye ayırmışken bu ilişkiyi politikadan soyutlayanlar için ne söylenebilir bilemiyorum. Temsil siyasetindeki “kendinde” politikaya aymayıp karşısına “kendi için” politikayla çιkamayana veya…
Sosyal devrim özlemcisinin “bilinçlendirme” yapmak için ona buna “politiktir” demesi problemine de takılayım. Kitleler için politika sosyal gerçeklerin çarpıtılarak tehlikesiz hale getirilmesi ola gelmişken politikaya bu tip çağrıların bitirilmesi beklenir. Bunun aksi referansı nereden acaba? Marx, sosyal – siyasal ilişkisini altyapı – üstyapı benzetmesinde görürken Gotha ve Erfurt eleştirilerinde, asgari/azami program stratejisine uygun biçimde politika yapma çerçevesini belirler. Takipçileri de (Lenin, Trotsky vb.) buna uyar. Demek ki buradan gelmemektedir. Nicelik açıdan daha zayıf olan anarşistler, sol komünistler vb. gibilerde bu tutum zaten hiç hiç olmamıştır, onlardan gelen bir etkileşimdir de diyemeyiz yani. Günah keçisi olarak yerel sol gelenek kalıyor (bu sol ne etti la size!). Fakat Özal sonrası apolitik kuşakları kurtarma gönüllülerine maruz kalan bizler nasıl kötü hissettirdiğini biliriz sonrası kuşakların bu tavırlara karşı çok daha tepkisel olma potansiyeli ortada. Acaba bu tip bir “politikleşelim” çağrısı bir sosyal kimlik (proletarya benzeri bir sınıf kimliği gibi) olarak mücadele edemedikçe kendine “öncülük” atfederek özneleştirme girişimi midir?
Hisse: K. Marx’ı sevebilmek için aracısız olarak onu açıp okumak gerekir. (Bir sabah devcileyin bir İhsan Eliaçık olarak uyanmak!)