Kapitalist modernite döneminde kültür ve ahlak -II-

Postmodernizmin ne olduğuna dair yapılan birçok değerlendirme vardır. Bunların içinde postmodern kültürü (nihilizm) savunanlar, onu felsefeden bilime, mimari alandan sanat ve edebiyata kadar bir dizi kültürel alanda modernizmin “sonunu” ve “ölümünü” haber veren yeni bir aşama, yeni bir yaşam biçimi olarak tanımlamaktadır. Çok açık bir şekilde modernizmin hakikatlerine, değer yargılarına ve fikirlerine -daha özgül olarak da aydınlanmacı fikirlere- saldıran postmodernizm, kendisini tüm yönleriyle “modernizm sonrası“ ya da “modernizmden sonra gelen” yeni bir kültürel evre olarak görmektedir. 

“Modernizm sonrası” anlamına gelen “postmodern” bir aşamaya girip-girmediğimiz ya da postmodernitenin ne kadar modern karşıtı olup-olmadığı şüphesiz ayrı bir inceleme konusudur ve bu “post-modern durum” önemle tartışılması gereken bir sorundur da. Konumuz açısından önem taşıyan postmodern kültürün ne olduğu, daha doğrusu post-modern kuramın yaşama nasıl baktığı ve bu görüş açısından hareketle bize ne tür bir yaşam kültürünü vaaz ettiğidir. 

Postmodernizmin, modernizmin hemen hemen tüm teorik hakikatlerini sorunlaştırdığı doğrudur. Ama bu aynı sorunlaştırmayı kapitalist modernitenin tüm yaşam tarzına ve onun kültürel bağlamlarına yönelttiği söylenemez. Özellikle de toplumsallık ve bireycilik söz konusu olduğunda postmodernistin tavrı, kapitalist modernitenin ürettiği bir gerçeklik olan bireyciliği ve onun kültürel dışa vurumu olan davranış kiplerini esas almak ve bu bireycilikten yana toplumsallığı terk etmektir. Bunun yerine bireyi, toplumsal bağlarından boşalmış bir nihilizme ve tüketim kapitalizminin akışına savurmaktır. Bunun nedeni, postmodernin bakış açısıyla ve kapitalist kültür içindeki yeriyle bağlantılıdır. Postmodernin görüş açısından bakıldığında, ilkesel olarak bağlı kalınması gereken ne bir değerler sistemi ne de kolektif olarak idealleştirebileceğimiz bir toplumsal gerçeklik vardır. Örneğin bir postmodernin görüş perspektifinde doğru veya yanlış tarz, doğru ya da yanlış kültür demek artık o kadar anlamlı değildir. Onlara göre, doğru ile yanlış arasındaki hat belirsizdir. Ve bu yüzden bir yanlışlıktan doğruya gitme yoktur, yorumdan yoruma gitme vardır. Bu nedenledir ki ne geçmişi aşma ne de geleceği kurma iddiasına gerek vardır. 

Öte taraftan dünyada olup-biten her şey göreceli, tutarsız, temelsiz ve belirsizdir. Bu belirlenmemiş ve anlamın sürekli değiştiği belirsizlik dünyasında ilkece değer görmesi gereken bir şey de yoktur. Varsa-yoksa o da “şimdi”dir, “şimdi” olan “ben” ve bu “ben”de dile gelen öz’sel gerçekliktir. Ve bu yüzden de her şey bu “şimdi” ile başlamalı ve bu “şimdi” ile sonlanmalıdır. Çünkü hayat akışkan ve değişkendir. Sürekli çoğulluğu ve belirsizliği üretmektedir. Bu durumda önerebileceğimiz ve herkesin üzerinde uzlaşma sağlayabileceği ne ideal bir toplum modeli ne de sistemi vardır. İnsan toplumunda böyle bir hedef ve amaç asla olamaz, olmamalıdır da. Belirlenmiş bu tür bir amaca da asla ulaşılamaz. Çünkü onlara göre, bu tür ideal toplum teorileri bize, “tarihin sonu”na gelindiği saçmalığından öte bir şey anlatmamaktadır. Çağımız aynı zamanda metafiziğin ve ideal soyut düzenlerin “sonunu” getiren bir çağ olmuştur. Buna karşın kolektif ahlaki değer yargılarımızı, sorumluluklarımızı, kimliğimizi ve aidiyet bilincimizi belirleyen sosyolojik temelli bu Ortodoks toplum teorileri de artık bir an önce terk edilmeli, tarihin tozlu raflarına kaldırılmalıdır. 


Mimari ve sanatta postmodernizm

Kabaca vermeye çalıştığımız bu postmodernist yorumun kültürel plana yansıması, daha somut olarak inceleyebileceğimiz bir alanı oluşturmaktadır. Özellikle mimari alanda kullanılan stil, sanat ve edebiyata yansıyan tarz, postmodern kültürün ne olduğuna ilişkin bir fikir yürütmemize de önemli bir olanak sunmaktadır. 

İlk defa mimari alanda hemen hemen her tür geometrik şeklin ve renk deseninin kullanıldığı yapıların inşa edilmesi, postmodern kültürün de ilk işaretlerinden biri sayılmıştır. Mimari alanda yaşanan bu gelişme, aynı biçimde sanat ve edebiyat alanında da görülmeye başlar. Postmodern sanat tarzında, sanat tarihinden alınan birçok stilin bir araya getirilmesi ile oluşan bir eklektizm yine nostalji, taklit ve popülist bir yönelim olmuştur. Onlara göre sanatta yüksek bir estetik aramanın gereği yoktur. Çağdaş toplumlarda yaşam kitleselleşmiştir ve bir sanat eserinin estetik ölçüsü de kitleler tarafından belirlenmektedir.

 Eğer sanat bu kitlelerin beğeni ölçülerine hitap edecekse ve sonuçta bunu kitleler “tayin” etmekte ise, o zaman sanat kaçınılmaz olarak “taklit” unsurunu da içermek durumundadır. Kaldı ki çok gelişmiş biçimlerine sahip olduğumuz çağımızın bilişim ve görsel teknolojisi gerçek ile görüntü, asıl ile taklit arasında pek bir fark bırakmamıştır. Ve bu fark artık o kadar da önemli değildir. Ve bir de “sanatın yaratıcı, yaşamı sorgulayıcı ve yaşamı değiştirici” diye bir yönelimi olmamalıdır. Çünkü o zaman modern sanatın gelecek yönelimli olan anlayışından pek farklı bir şey yapılmamış olunacaktır. Öyle ise her halükarda sanat, her tarzdan ve stilden taklit unsurlarını barındırmalı, bir araya getirmeli ve bize eğlenmek, nostaljik bir keyif almaktan öte bir sorumluluk yüklemeyi salık vermemeli, hele hele yaşama hiç yön verici olmamalıdır. 

Bu şekilde kendini ortaya koyan postmodern sanat, esasen de popülist yönelimli ve tüketim kapitalizmini sürekli çoğaltarak üreten bir sanat anlayışı olmuştur. Edebiyatta ve özellikle de romanlarda da aynı yoruma rastlıyoruz. Örneğin postmodern perspektiften yazılan romanlarda okuyucu, gerçek ile düşün, asıl ile yansımanın artık bir ve aynı şey olduğu hissine kapılır. Okuyucunun sürüklendiği asıl tema, her şeyin belirsiz ve dolambaçlı olduğu bu dünyada “gerçekliği” aramanın ve/veya ideal bir gerçekliğin peşine düşmenin anlamsızlığıdır. “Gerçeklik” ya da “gerçek dışılık” denilen şey, sonuçta dil aracılığı ile anlaşılmakta ve dilin olanaklı kıldığı bir şey olmaktadır. Çünkü dil, olabildiğince esnek ve birçok şeyi olanaklı kılabilen bir özelliğe sahiptir. Öyle ise roman “gerçekliği” değil, “insan olanaklılığın alanı” olan “varoluşu” incelemeli ve betimlemelidir. Sonuçta sanatın hangi dalına el atarsak atalım ister tiyatro, ister roman, sanatın türü ve konusu ne olursan olsun, her hangi bir sanat eserinin bize gösterebileceği otoriter bir çözümü yoktur. Her sanat eserinin vardığı yer belirsizliktir. Öyle ise sanat her halükarda gelecek yönelimli olmamalı, günübirlik akışa yanıt olabilen bir mecrada seyretmelidir. 


‘Anı yaşama felsefesi’

Kültür ile kalıcı hale gelen değersel temellerin bu şekilde anlamsızlaşması ve yine kültür ile dile gelen normların ve moral değerlerin önemini yitirmesi ve tanımsızlaşması bir anlamda ilgisizliğin, ilkesizliğin, inançsızlığın, aidiyetsizliğin ve sonuçta ise her şeyden kuşku duyan bir nihilizmin (hiççilik, inkarcılık) de temeli olur. Geleceğe dair perspektifsizlik, bir ideal beslemekten yana yönsüzleşme ve günübirlik bir yaşamın sınırları içinde hapsolan gelecek perspektifi anlamını yitirir, değersizleşir. Bu durumda yaşamın anlamı sadece yaşıyor ve tüketiyor olmaya indirgenir. Postmodernizmin “anı yaşama felsefesi” olarak tanımlanması bu gerçekliğinden ötürü olsa gerek. Anı yaşama ve “her şey uyar” (buna konformizm de denilir) felsefesine dayalı çılgınlığa varmış bir eğlencecilik, çığırından çıkmış bir tüketicilik, “böyle de olur/ şöyle de olur, buna göre de olur/ şuna göre de olur” gibi her yollu olan bir yönsüzleşme, aslında postmodern kültürün ve yaşamın da esas gerçeğidir. 

Özellikle de Batı kapitalizminin dünya zenginliklerini Batı ülkelerine taşıyan dünya çapında bir sömürü mekanizmasını kurması, yine bilim ve teknolojik alanda yaşanan gelişmeler neticesinde ulaşılan konfora dayalı yaşam standartları, önü alınamaz bir tüketim toplumunu da yaratmıştır. Tarihsel ve toplumsal değerlere karşı yabancılaşma, moral değerlerden yoksunluk, kolektif aidiyetlerin anlamsızlaşması, tüketiciliğin sürekli olarak derinleştirilmesi neticesinde insanlarda verili olana karşı bir doyumsuzluk ve tatminsizliği doğurmuştur. Bu tatminsizlikten ötürü de her şeyi deneme, olmadık kılıklara girme ve yine aşırı maddileşmenin ve teknolojikleşmenin yarattığı ruhsal gerilim ortamında varlığından dahi kuşku duyar olma ve her bakımdan bir çıkışsızlığı yaşama, kapitalist moderniteyi ileri düzeyde yaşamış olan bu toplumların tipik karakteristiğidir. 

Postmodernizmin Batı ülkelerinde ortaya çıkması ve yine Batı toplumlarının böyle bir yaşam kültürüne savrulması, aslında kapitalist-modernist gerçekliğin de bir itirafıdır. ABD’li olan ve kendisini postmodern bir yazar olarak tanımlayan Zygmunt Bauman’la postmodernite üzerine yapılan bir söyleşide postmodern kültüre ilişkin yaptığı şu kısa tanımlama, postmodern kültürün dünyanın hangi ayrıcalıklı toplumları içinde ve hangi temeller üzerinden şekillendiğini konuya açıklık getirmesi bakımından oldukça dikkate değerdir. Bauman, postmoderniteyi şöyle tanımlamaktadır: “Postmodernite, dünyanın ayrıcalıklı bir bölümüne ait bir kültürdür ve dünyanın bu bölümünün tipik bir özelliği olan, üst derecede tüketim ve zenginliğe bağlıdır.” Dikkat edilirse, zenginlik ve yüksek dereceye varmış bir tüketim, bu kültürün en asli iki unsuru olarak zikredilmektedir. Buna göre postmodern kültürü, tüketimciliğin en gelişmiş bir türü olarak değerlendirirsek, belki de gerçekliğini daha doğru tanımlamış oluruz.


Sanal kültür ve etkileri

Gerçeğin görüntüsüne ya da kopyasına dayalı geliştirilen yaşam, ilişki ve etkinliklerin toplamına sanal kültür diyebiliriz. Çağımızda bilim ve teknolojinin gelişimi, özellikle de görselliğe dayalı iletişim teknolojisinin hızlı bir gelişme göstermesi, kendisi ile birlikte sanal bir kültürü de yaratmıştır. Kapitalist modernitenin bilim ve teknolojiyi sermaye sisteminin çıkarları ve amaçları doğrultusunda çok kötü bir temelde kullanması bu kültürü daha da hızlandırmıştır. Televizyon, internet gibi, yine yaşamın daha başka alanlarında bilgisayar tekniğinin kullanılması suretiyle yapay ortamların yaratılması, insanları gerçek yaşam zemininden koparan sanal bir dünya içine çekmiş, çekmektedir. Örneğin, iletişimden haberleşmeye, bilgi sağlamaktan ticari ilişkilere, hatta günlük alışverişe kadar daha başka bir dizi ilişkiler ağını bünyesinde toplayan internet ortamı, karşımızda küçük bir ekran olarak görünen ama öte taraftan bir dünyayı içine alacak şekilde dünyanın her tarafına açılabilen sanal bir platformdur. 

İnternet’in insan hayatına girmesi birçok bakımdan iletişim, haberleşme ve benzer daha birçok işlerin yürütülmesinde büyük kolaylıklar sağlamıştır. Ama madalyonun diğer tarafından bakıldığında ise gerçek insani ilişkileri öldüren, insanları suni, hayali ve küçük bir ekrana sığdırılan sanal bir dünya ile sınırlandırmakta ve bağımlı hale getirdiği de görülmektedir. İnternet dünyası, yapay olarak dizayn edilmiş bir dünyadır. Ticari ve daha başka olumsuz amaçlar için insanların ve özellikle de genç kuşakların bu ortamın müptelası haline getirilmesi için çok özenle sanal konseptlerin hazırlanıp yürürlüğe konulduğu bilinmektedir. Yine bilgisayar üzeri geliştirilen bilim-kurgu, animasyon filmleri ve atari oyunları ile sanal bir ortamda çocukların dünyasına girilerek tüm insani bağlarından koparılmış ve her bakımdan yapaylaşmış bir toplumsal kuşak yaratılmaktadır. Çocukların insani şekillenmesinde ve toplumsal duruma hazır hale gelmelerinde çok önemli bir işlev gören oyun dünyalarının bu şekilde sanallaştırılması, insani geleceği çok tehlikeli bir boyutta zehirlemektedir. Çünkü tümüyle anti-sosyal, anti-ruhsal-duygusal ve anti-kültürel bir insan tipini de beraberinde şekillendirmektedir. 

Bu tehlikeli durumu, insani gerçekliği ciddi tehlikelere açık hale getiren simülasyona indirgenmiş yaşamdan da anlamaktayız. Benzetimin ve taklidin, asıl olanın yerine geçtiğini anlatan bu durum, insanlarda büyük bir yapaylaşmaya da neden olmaktadır. Örneğin, insanların algısında gerçek olmadığı halde yine de “gerçekmiş” gibi algılama, bu yapaylığın boyutunu göstermektedir. Bu şekilde insanların duygu, düşünce ve ruhsal dünyaları erozyona uğramakta ve bunun önlenilmemesi halinde gerçekten de insanın insan olarak kalabilmesinin toplumsal şartları artık giderek zorlaşmaktadır.


Gerçek ile simülasyonun farkı

Kapitalist modernitenin, çağımızın insanlık durumunda derinleştirdiği bu sanal kültürü bazıları (örneğin postmodernler) yeni bir “insanlık durumu”nun önsel aşaması olarak nitelendirmekte ve böylelikle de bu duruma, “yeni post-modern durum”un olağan kabulü üzerinden yaklaşmaktadır. Örneğin, bu konuda yine Zygmunt Bauman aynen şunları belirtmektedir: “Günümüzde, ‘televizyonda görünmek’ gerçekliğin onaylanmasıdır. Oyun olmak, gerçek olmanın şartıdır. Bu yüzden aile için önemli olaylar -onların gerçek olduğunu ispatlamak için-videoya çekilir. ‘Gerçekten gerçek’ olmanın çağdaş tanımı, bir ekranda görünmektir; gerçekliğin bir yansıması olarak kullanılan şey, gerçekliğin standardı haline gelmiştir. 

Belirsizlik ve olasılığın yayılmasının diğer bir örneği, kuşkunun yarattığı gerilimin artık geçici bir fenomen değil, kalıcı bir durum olmasıdır. Simülasyon (sahip olunmayan şeye sahipmiş gibi yapmak) ve dissimülasyon (sahip olunan şeye sahip değilmiş gibi yapmak) erozyona uğratılmıştır ve bundan ötürü Baudrillard, simülasyon ve dissimülasyon yerine simulacrumdan (-mış gibi olan/ gerçek-miş gibi) söz eder. Biz artık taklit ile gerçeklik arasındaki farkın o kadar da önemli olmadığını düşünüyoruz.”(Zygmunt Bauman’la söyleşi/Doğu-Batı dergisinden alınmıştır.) Görüldüğü üzere, gerçek ile simülasyon arasındaki farkın artık o kadar anlamlı olmadığı düşünülmektedir. Bir zamanlar Hegel, akılcılık felsefesinin (rasyonalizmin) savunusu için şu ünlü belirlemede bulunmuştu: “Gerçek us’saldır, us’sal olan ise gerçektir.” Günümüzde ise yaratılan sanal kültür nedeniyle bu çağın dilinde gerçekten de gerçeğin anlamı ya da algılanış biçimi -daha farklı bir alanda da olsa- tam da Hegel’in bu deyimine benzer bir durumu çağrıştırmaktadır: “Gerçek sanal’dır, sanal olan ise gerçektir.”

Yaşamın ve insani gerçekliğin bu düzeyde ve bu kadar sanallığa indirgenmesinin gerçekte ne anlama geldiğini çözümleyen Kürt Halk Önderi Öcalan, Demokratik Toplum Manifestosu adlı kitabında şöyle dile getirir:

“Kapitalizmin zihniyet hegemonyasında temelde medya organlarınca yürütülen sanal dünya diğer çok önemli bir zihinsel araçtır. Yaşamın sanallaşması analitik aklın en uç sınırlara varmasıdır. Savaş gibi en dehşetli bir olay bile sanal olarak sunulduğunda ahlakı tek başına yıkması işten bile değildir. İnsan beden ve zihninin deneyimlemediği yaşama eskiden beri sahte yaşam denirdi. Sanal ismi takılmakla sahte olmaktan kurtulamaz. Sanal yaşamı olanaklı hale getiren teknik gelişim kendi başına suçlanmıyor. İstismarı bir kere daha karşımıza birey zihnini felç eden özelliğiyle değerlendiriliyor. Başıboş teknoloji en tehlikeli silahtır. Kapitalizmin tekniğe hakimiyeti ve milyarları yönetme ihtiyacı sanal yaşamı zorlayan esas etkendir. Yaşam artık yaşanmıyor sürekli sanallaşıyor. Bir nevi ayakta ölüm oluyor. Simülakiler sanal yaşamın en somut halidir. Her olayı, ilişkiyi, eseri, simüle etmekle insan bilgilenmez, aptallaştırılır. Tüm uygarlık eserlerinin taklidi yapılmakla bir gelişme sağlanmıyor. Taklit kültürünün hegemonyası gerçekleştiriliyor, yaşamın özünde yatan farklılaşma asla tekrara dayanmaz. Tarih bile tekerrür etmez. Taklit gelişmenin zıddıdır. Sanal yaşam ise sınırsız taklide dayanır. Herkes birbirini taklit ederek, birbirine benzetilir. Böylelikle koyun sürüleri yaratılır. Finans çağı sanal yaşam olmadan yaşayamaz. Ancak sınırsız aptallaşmayla yürüyebilir ki o da sahte sanal yaşamla gerçekleştirilir.” DEVAM EDECEK


ŞİYAR KOÇGİRİ