Her ne ilgisi varsa bilinmez, adam bu kez kendine ve halkına “medeniyet mirası” bulmak için İran içlerine Horasan, Abadan, İsfahan’a dalıyor, oradan İspanya’ya sıçrayıp Endülüs ve Kordoba’ya konup “işte bizim medeniyetimizin kökleri” diye bağırıyordu.

Övünecek bir şeyler ararken, bu kez neden Arabistan çöllerinden vazgeçti, onu da bilemiyorum. Ama gözler önünde olan gerçek tekti: Bugün, dünün devamı, o dün de 1920’lerdi.

1920’ler, TC rejiminin başlangıcıydı. Bir de, o dönemde  İtalyan Faşisti Musolini’nin “tekçilik” narası çınlıyordu, dünyada…

Musolini’nin “tek millet, tek dil” diye başlayan haykırışı, ayaklarından asıldıktan yıllar sonra, TC’deki hayranları tarafından yeniden canlandırılıyor ve bu naralar alkışlarla kesilerek Mosolini’nin ruhu şad eyleniyor, anısı ortalığa serpiliyordu.

TC’nin ortaya çıkışına bağlılık ise Anayasa’da yerini buluyordu.

Rejim, görünüşte seçilmiş siviller yönetimiydi. Ama Anayasası darbeci generallerden mirastır. Yönetme ve durumlara ilişkin temel kural, kaide ve yasalar parlamentoda değil, Milli Güvenlik Kurulu’nda karara bağlanıyordu.

Herkesin bildiği anayasanın dışında, örneğine sadece ve yalnızca diktatörlüklerde örneğine rastlanan biçimiyle “Kırmızı Kitap” denilen bir gizli anayayası vardı. Kırmızı Kitap Milli Güvenlik Kurulu’nca oluşturulmuştu. Seçilmiş parlamento içeriğinden habersizdi.

Türk tipi demokrasi buydu.

Türk tipi demokraside, gücün hoşlanmadığı isteklerle sokağa çıkanı polis kurşunu, zehirli gaz ve copların hücumu bekliyordu.

Babalarını döven, evlerini basıp annelerini aşağılayan polise taş atan çocuklar, tutuklanıp tıkıldıkları cezaevlerinde, bulundukları toplama yerlerinde tecavüze uğruyordu.

Ta başından beri olduğu gibi…

Her türlü yasak ve zorbalık ta başından itibaren “devrim”di. Giyim biçimi yasağı, “devrim ruhunun yerleştirilmesi”ydi. 

“Devrimin ruhu” gereğince, Türkçe konuşmayı bilmek ve tek tip giyim tarzı ile ortalığa çıkmak aniden medenileşmeydi.

Türkçe bilmeyen Kürt, medeniyet yoksunu vahşi, geleneksel giysileriyle sokağa çıkan ve başına şapka oturtmayanlar da rejim düşmanıydı.  

“Medeniyetçiler” 1920’lerden, 1970’lere akan zaman diliminde, köy yollarında, çarşı ve pazarda düzenledikleri “operasyonlar”la, başına şapka yerine küllah, takke, tellık giyen, dismal, kefiye dolayanları, ağzından Kürtçe seda kaçıranı anında cezalandırıyorlardı.

Tek tip giyim yasağı yıllar sonra AKP rejimiyle, yeniden korku salgınına dönüşüyordu.

 Gazeteler, geçen hafta, Erzurum’da boynunda dismalla (onları poşu diyorlar) görülen altı üniversite öğrencisinin polisçe gözaltına alındığını yazıyordu.

Ha, onların “poşu” dedikleri, Kürt kadınlarının baş bağlamada kullandıkları incecik, şeffaf dokunmuş renganrenk temeziydi. Bazı yörelerde “poşi” deniyordu, adına.

Onların “poşu” dediklerinin adı ise Kürtçe’de dismal ya da kefiye idi.

Kürt erkeklerinin başlarına doladıkları, son yıllarda genç kız ve erkeklerin atkı olarak kullandıkları dismal, AKP rejiminde Kürtleri suçlama gerekçesiydi. Yalnız polis değil, sivil milisleri de gördükleri dismallılara saldırıyor, saldırılar gazetelerde haber bile oluyordu.

Rejim ülkücülerinin, bu bahaneyle öğrencilere saldırısı da gazete haberiydi…

Boynuna kefiye doladığı için polisçe yakalanan ve adliyece tutuklanan Cihan Kırmızıgül’ün davası, geçen yıl dünya kamuoyu vicdanını kanatmış, son zamanlarda ise ardı ardına tutuklama gerekçesi yapılmıştı, onların “poşu” dedikleri…

Oysa onların “poşu”su, sadece Kürtlerin kullandıkları bir meta değildir. Ortadoğu’da her yerde rastlanan bir giyim eşyası, Avrupa dahil, yer yüzünün her yerinde gençlerin tercihi bir aksesuar…

Parlamentoda olan yasa çıkarsa, poşuluyu vurup ruhunu alan Türk polisi ödül almayacak, ama ceza da almayacak…

1920’lerden 1970’lere kadar, bu yüzden ceza kesme var ama cinayet yoktu. Ama günümüz dünyasında, DAİŞ de beğenmediği kiyafetle dolaşanları vuruyor…