Ülkeleri talan edilmiş, hayatları paramparça edilmiş, onurları çiğnenmiş Kürtlerin katillerine dudak kıvırması, dil çıkarması, „awır“ (Türkçede karşılığı olmayan bakış) göstermesi, „ben, benim“ demesi de isyandı.
Ve onlar, isyancıların üstüne yürürken, hiç bir zaman mert olmadılar. Çeteci, haydut, ne kadar mertse, o kadar önden geldiler. Ellerindeki silah, arkalarındaki güçten kuvvet alıp, entrikayla saldırdılar.
Darbeci generallerin rejimleri, Recep Tayyip-Fethullah ikilisinin düzenine oranla daha mertti. Bunca yalancı değillerdi. En azından „al satarım, bal satarım, ustam ölmüş din satarım“ demiyor, susmasını da biliyorlardı.
Generaller, insan avına çıkarken, „sen bir siyasi partiye girerken görüldün“ diyerek kimseyi tutuklamıyordu. Ama bunlar, Şırnak’taki Kürt’ü, yöneticisi olduğu partiye gitme suçundan tutukluyorlardı.
Darbeci General (12 Eylül’ün halk tarafından seçilmiş Başbakan adayı Turgut Sunalp), „esirlerimize tecavüz etmedik“ yalanı yerine, daha dürüstçe konuşup, „elimizin altında sırım gibi delikanlılar varken, tutuklulara neden cop sokalım!“ diyordu.
Generaller rejimi, okul yollarında barikan kurup, Kürt çocukların sırtını, ellerini muaneye etmiyor, „ellerde taş izi, sırtlarda ter ıslaklığı var, o halde sen TC’ye taş atma meydan savaşından geliyorsun“ diye onları tutuklamıyordu.
Babası, amcası, dayısı öldürülmüş, köyü yakılarak kendi yurdunda mültecileşmiş çocuklardı, bunlar. Çocuklardan, yurt hırsızlarına, talancılar, baba katillerine taş atma yerine, biat etme, saflarına geçme isteniyor, isyancılıklarını bastırıp, teslim alamayınca namertçe yalan gerekçelerle tutukluyorlardı.
Türk hapishaneleri, Recep Tayyip-Gülen rejimi tarafından okullardan koparılmış Kürt çocuklarıyla doluydu. Çukurova yöresine sığınmış bir kısm vahşet kaçkını Kürt ailelerin küçük çocuklarını, Adana’nın Pozantı cezaevinde toplamışlardı. Burada, insani nitelikleri ölü katillerin, hırsızlar, soyguncu ve esrarcıların önüne atılarak.
Moğollar, çocuk esirlere tecavüz etmiş miydi bilmiyorum, ama Naziler, Yahudi çocuklarını, kendi bayraklarını öpmeye zorlamayacak kadar onurluydular. Tecavüzcülere sunmayacak kadar da aşağılanmadılar.
Dicle Haber Ajansından Zeynep Kuriş, Recep Tayyip-Fethullah rejiminin Pozantı’daki esirleriyle konuşmuş. 17 yaşındaki Ş. A. katillerin zorla Türk bayrağı öptürüğünü söylüyor. 15 yaşındaki H. K. ve 17 yaşındaki A. K.’nın anlattıkları, devletin gözetiminde insanlığın yok oluşudur. Çünkü H. K. bazı çocukların B-4 koğuşunda defalarca tecavüze uğradığını söylüyor. A. K. „arkadaşlarımızı zorla yataklarına çağırıyorlardı“ diyor.
Ve katiller, devlet eliyle kendilerine sunulmuş çocukları, yataklarına sürükleyip bağırta bağırta tecavüz ederken, bütün koğuş feryatlarını dinliyordu.
Recep Tayyip ve ortağı Fethullah da o feryatları duyuyor mu, acaba? Çünkü rejimin efendileri onlar, esir Kürt çocukları onların sorumluluğunda. Tecavüzcüler katiller değil, çocukları sunarcasına önlerine atan sorumlulardır.
Fethullah’ın yok, ama Recep’in çocukları var. Oğlu Burak, şarkıcı Sevim Tanürek’e arabayla çarpıp öldürmüş, ama hapse girmemişti. Eğer Burak hapse düşse ve başına bunlar gelseydi, ne olurdu? Kaldı ki, bu çocuklar insan öldürmekten hükümlü değillerdi.
Türk medyası, bu insanlık suçuna da ortaklığın derin suskunluğunda, ama rejimin zaptiye başı İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin, Taksim meydanını boş bulmuş, borazanını öttürüp, „Türk milletinin yeryüzünde barışın, sevginin ve insani değerlerin sigortası olduğunu“ bağırıyor, „dünyanın hiçbir yerinde insanlık adına utanılacak bir tarihimiz, bir geçmişimiz yoktur“ iddiasında bulunuyordu.
Oysa Kürdistan, geride tarihin utanç anıtı olarak duruyordu. En son dağlarına zehir serpmek ve katiller, devletin sağladığı imkanlarla esir Kürt çocuklarına tecavüz etmekle meşguldü. Türk devletinin Zaptiye başının konuştuğu meydan, tek başına ırkçı utanç, ama onların insaniyet faziletlerinin manzarasıydı.
Rejimin ırkçı ideologlarından Taha Akyol’un da öncülük ettiği bir kampanya ile 20 yıl önce Ermenistan ve Azerbeycan arasında yaşanmış bir savaşı protesto amaçlı olarak 35 ayrı ilde eş zamanlı gösteriler düzenlenmişti. Yandaşlarını bir araya toplamak için, halkın ödediği vergilerle gazetelere tam sayfa ilan verilmiş, şehirler afişlerle donatılmış, Pazar günü de Zaptiye başının liderliğindeki ırkçı sefalet korku hayaletine bürünüp, İstanbul sokaklarına da çıkmıştı. İşçi sınıfı adına utanç verici, unutulmaz bir kara leke ama, başat iki sendika destekliydi, zinciri boşa almış ırkçı korku. En önde hükümet adına, İstanbul belediye soygunundan hala sanık olan Zaptiye İdris Naim, onun yanında bize din de satan hükümet ortağı Fethullahçılar, ardında işçi sendikaları...
Ve ırkçı histeriyle ölüm çağrıları yapılıp, yeni cinayetlere davetiye çıkarılması, katiller Ogün Samast, Abdullah Çatlı’nın kalabalıkça kutsanması, yeni „derin Türk devlet“nin sahneye çıkışıydı. Gözüm, can almaya yemine çıkmış vandal kalabalık arasında, Fethullah’ın Kürt düşmanı kalemi, punduna getirdiğinde kendi halkına da söven Ermeni Etyen Mahçupyan ve yakalarına aydın, siyasetçi rozeti takılan Kürt konrtalarını aradı. İdris Naime şak şak edip, „kelle almaya geldik“ naraları atıyorlar mı diye!..
Onları göremedim, ama bana gelen bir notta, Türk zindanlarında büyüyen çocukların yönlerini dağlara verdikleri ve yeni isyan dalgasının da harlı olduğu yazılıydı.
Zulüm arttıkça, dağdaki Kürdistan ordusu büyüyordu...
Pozantı’daki esir çocuklardan zaptiye İdris Naim’e