Uyarının üstünde ne kadar durursak yeridir. Çünkü “kurt puslu havayı, provokatör de krizli havayı sever!” Şu anda Türkiye’de “yeni egemenlik sistemi” çok ciddi bir krize yuvarlanmak üzere.
Provokasyon, ona uygun ortam yoksa olmaz.
Provokasyonların amacı, çözüm sürecini baltalamak ve “yeni egemenlik sisteminde” çok önceden düşünülmüş “evrimi” tamamlamak; Erbakancı Milli Görüşçülükten, Erdoğancı Milli Görüşçülüğe evrilen süreci, şimdi de Erdoğan’dan Gül’ün etrafında kümelenmeye hazır Cemaatçiliğe doğru adım adım evriltmek…
Bu hem Küresel güçlerin, hem de Türk ana sermayesinin 28 Şubattan beri izlediği çizgi…Erdoğan grubu bunlar için “geçici tercihti”, Genç Parti ucubesinin yüzünden, AKP yüzde otuzluk oyla Meclisin yüzde altmışını alınca “kalıcı” hale gelmişti. Artık bölgesel ve uluslararası durum, “yeni tercih” için olgunlaşmaya başladı. Bu “tercihin” önündeki engel, yalnız AKP’nin ülke içindeki “oy gücü” ve elindeki “devlet gücü” değil. Bu tercihin hayata geçirilmesini, başında Öcalan’ın bulunduğu KCK’nin, Hükümet tarafından sürece aykırı atılan adımlara rağmen “ateş kese” uyması ve çözüm sürecini sürdürme iradesi önlüyor; “Barış ortamı“ “yeni tercihi” uygulamaya koymayı engelliyor.
Şu anda silahlar yeniden konuşmaya başlasa, bugünkü uluslararası ortamda, içeride mayalanan büyük kriz koşullarında, hükümet birkaç ay içinde yıkımın eşiğine gelir…
Şu anda AKP, daha doğrusu Erdoğancı Milli Görüş grubu, KCK’nin barış ortamını koruması sayesinde ayakta duruyor.
Şurası açık:
Hükümetin yıkılması kendi başına demokrasi getirmez. Nasıl ki vesayetin yıkılması demokrasi getirmediyse…Fırat’ın Batısında AKP’ye ve Cemaat’e alternatif güçlü bir hareket ve emekçi kitleleri harekete geçirecek devrimci bir kriz olmadıkça, bu kavgadan kim güçlenerek çıkarsa çıksın, gündemine Kürt sorununda çözümü ciddiyetle koymayan her hangi bir “alternatif” demokratik olmaz.
O nedenle BDP ve HDP, bu iki güç arasındaki kavganın “aleti” olmama iradesi gösteriyor. “Üçüncü yol” Türkiye ortamında da geçerli…
Yeniden başa dönelim:
Hükümetle cemaat arasındaki kavga provokasyon ortamını yaratan başlıca faktör.
Cemaatin çıkarları çözüm sürecinin bir çatışmayla başarısızlığa uğramasında. Böylece hem PKK’yi, hem de rakip Erdoğan grubunu tasfiye edeceğini düşünmekte.
AKP’nin çıkarları ise, çözüm sürecinin çatışmasızlık ortamında süründürülerek, başarısızlığa uğratılmasında. Bu yolla hem Cemaat’in güncel saldırısını püskürterek, iktidarını korumayı, hem de PKK’yi zaman içinde zayıflatmayı düşünmekte…
Provokasyon ortamını yaratan budur. AKP’nin radikal adımlar atarak ve atılan bu adımları anayasal, yasal bir temele kavuşturarak çözümü “kalıcı” hale getirmek yerine “Kuzey’i oyalama, Rojava’yı tasfiye ve Güney’i entegre etme” çizgisi Cemaat’e ve PKK’yi Kürdistan üzerindeki egemenlikleri için engel olarak gören Küresel ve bölgesel güçlere süreci “baltalama” imkanı veriyor. Çözüm sürecinin “geriye dönüşsüz” hale getirmeyen hükümet, Cemaat’e “gerişe döndürme” fırsatını kendi eliyle veriyor....
Süreci baltalamanın en etkili yöntemi ise “provokasyon” oluyor. Bu güçler, ilk provokasyonda AKP’nin “masayı Oslo’da olduğu gibi devireceğini”ezbere biliyor. Provokasyon AKP’nin zaafıyla oynuyor.
PKK ile ise oynayamıyor: Eğer Cemil Bayık ve arkadaşları , Başkan Apo’ya tam bir bağlılık içinde “ateş kesi” sürdürmek yerine, örneğin AKP kalemşoru Abdulkadir Selvi’nin attığı iftiraya uygun olarak “çözüm sürecine” karşı “provokasyon” yapacak olsalardı, ülke çoktan cehenneme dönerdi ve “provokasyonun” nereden geldiği bile anlaşılamadan, hem barış ve çözüm süreci, hem de AKP çökerdi.
Vesselam!
Provokasyonun koşulları çözüm ve AKP’nin kaderi
PKK önderi Öcalan, herkesi “provokasyonlara” karşı uyardı.