Türk devleti sıkıştıkça birileri Kürt sorununu tartışıyor, birileri bu sorunun çözümü için çalışıyormuş gibi hava veriyorlar. En son Başbakan Erdoğan ‘bu sorunu biz çözeceğiz’ dedi. Polis istihbaratıyla Fethullahçı aklın birlikte hazırladıkları Abant Platformunda Kürt sorunuyla ilgili tartışmalar yapıldı. Yine aynı günlerde Başbakan Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı yürütülen savaşın konuşulduğu özel savaş zirvesini topladı. Tüm bunlar devletle Kürt Özgürlük Hareketi arasındaki savaşın keskinleştiği ve daha fazla da keskinleşeceği bir zamanda gerçekleşti.
İlk önce Abant Platformunu irdeleyelim. Abant Platformu denilen Fethullahcıların toplumu yönlendirme toplantısının gündemleri dönemin karakterine göre değişmektedir. Abant Platformu Kürt sorunu gündemli toplantısını daha önce 2009, 29 Mart yerel seçimleri öncesi Hewler’de yapmıştı. Amed’de yapacaklardı ancak iptal ettiler. Hewler’deki Abant Platformu gerçekleştiği zaman Kürt Özgürlük Hareketi için bir tasfiye konsepti planlanmıştı. Bu konsepte göre seçimden AKP başarılı çıkacak, bu seçim sonrası Hewler’de yapılacak PKK’nin yer almadığı bir Kürt konferansında PKK’ye silah bırakma çağrısı yapılacaktı. PKK silah bırakmazsa Türk devleti „bakın Kürtler de silah bırak çağrısı yapıyor” diyerek bunu psikolojik savaş argümanı olarak kullanacak ve Kürt Özgürlük Hareketi etrafındaki toplumsal ve siyasal kuşatmayı geliştirecekti. PKK silahı bırakmadığı takdirde Kürtlerin de kararına karşı çıkmış bir harekete saldırılacak ve tasfiye gerçekleştirilecekti.
29 Mart 2009 sonrası hazırlanan plan böyleydi. AKP Kürdistan’da seçimden başarısız çıkınca bu konsept etkisizleşmiştir. Ancak Türk devleti Kürt demokratik siyasetinin güçlendiğini görünce seçimden hemen sonra Kürt hareketini zayıflatmak için siyasi soykırım operasyonlarını başlatmıştır. Böylece planladıkları tasfiye konsepti önündeki bu halk duruşunu ortadan kaldırmayı hedeflemişlerdir.

Amaç, bireysel haklara dayalı tasfiye

Son Abant toplantısı da esas olarak Kürt sorununun çözümünü dayatan KCK ve BDP’yi saf dışı etme harekatının ideolojik ve teorik tezlerini güçlendirmek için yapılmıştır. Polis istihbarat örgütü ve polisin birlikte yürüttüğü siyasal soykırım operasyonlarıyla Kürt hareketinin iradesi kırılmak hedeflenmektedir. Buna dayanarak da Kürtleri bir toplum ve muhatap olarak tanımayan, bireysel haklara dayalı bir çözümü, daha doğrusu tasfiye harekatını pratikleştirmek istiyorlar. Bu tasfiye harekatının belgesi olacak yeni bir anaya ile bu tasfiye sürecini tamamlanacaktır. Şu anda AKP iktidarının Tayyip kanadı ile Fethullah hizbinin bazı farklılıklar dışında amaçladıkları budur.
 Abant Platformu, böyle bir tasfiye politikasının düşünsel iklimini yaratmak ve bunu Kürtler dahil herkese kabul ettirmeyi hedeflemektedir. Kürt Özgürlük Hareketi’nin bu tasfiye konseptini kabul etmeyeceği bilindiği için çok yönlü saldırılarla Kürt Özgürlük Hareketi zayıflatılıp iradesi kırılmak isteniyor. 2009 yılında siyasi soykırım operasyonlarının amacı ne idiyse bugün de aynıdır. Tek farkı 2009 yılından sonra Kürt Özgürlük Hareketi’nin daha fazla güçlendiği düşünülerek saldırılar daha da sertleştirilmiştir.
Dünyada hiçbir ulusal sorun sözkonusu kimliğin toplumsal karakteri reddedilerek çözülmemiştir. Hala Kürtler farklı bir ulusal topluluk olarak kabul edilmiyor. Toplumsal haklarının kabul edilmemesi bunun kanıtıdır. Abant’ta dile getirilen an dilde eğitimin bile bireysel haklar temelinde ele alınması bu nedenledir. Her ne kadar birkaç tane farklı ses olsa da esas alınan „isteyen bireyler anadilde eğitim alabilir” çerçevesindedir. Türk egemen zihniyetini alanların ve Türk devletinin psikolojik savaş baskısı altında olanların önerileri de tabii ki devletin kabul edebileceği sınırlarda olacaktır.
Kürtler toplum olarak kabul edilmeyince muhataplık da olmuyor. Kürtlerin çoğunluğu AKP’ye oy veriyor demagojisi ile Kürtler temsilcileri olmayan ve devletin sadaka lütfedeceği Kürt kökenli Türkler olarak görülüyor. Kürtler toplum olarak görülmediği için demokratik özerklik de kabul edilmiyor. Yerel yönetimlerde hizmet alanı genişletilerek bu taleplerden kurtulmayı hedefliyorlar.

Muhatap alamamak savaşa devam demektir

Kimlik sorununu da –varlığı hiçbir güvenceye kavuşmayan Kürt kimliğini- vatandaşlık kavramıyla kotarmayı düşünüyorlar. Zaten yapılan vatandaşlık tartışmaları da esas olarak Kürt kimliğini inkar etmenin başka bir biçimi olarak gündeme sokulmuştur. Sözüm ona bu da Türklük vurgusu törpülenerek yapılacakmış! Böylece anayasa kimliklere nötr olacakmış. Hakim ve baskın kimlik olan Türklüğün mevcut pozisyonu devam edecek, ama anayasa bir kimliğe vurgu yapmamış olacakmış. İşte alavere dalavere Kürt Mehmet nöbete demek budur.
Kürtleri bir toplum olarak tanımamak ve siyasi olarak muhatap alamamak savaşa devam demektir. Zaten ‘terör örgütü ezilmeden bu sorun çözülmez’ diyorlar. Düşündükleri de çözüm değildir. PKK tasfiye edildikten sonra çözüm değil kültürel soykırım sisteminin restorasyonu gündeme gelecektir. Şimdi restorasyon yapmak istiyorlar ama Kürt Özgürlük Hareketi buna izin vermiyor.
 Abant Platformu’nun amacı da Kürt sorununda çözümü tartışmak değildir. Bu tartışmalar sadece PKK’ye silah bıraktırmanın örtüsü ya da sosudur. Zaten Kürt işbirlikçilerine özellikle bunları söyletmeleri amaçlarını ortaya koymaktadır. Bazı işbirlikçiler, Kürtler üzerinde kültürel soykırım sistemi çok yönlü sürdürülürken Kürtlerle Türkler entegre olmuş demesi ve toplumsal haklara dayalı çözümün gerekli olmadığını söylemesi işbirlikçiliğin geldiği düzeyi gösteriyor. Türk devletinin Kürtleri Kürt soykırımın potası haline getirilmiş metropollere zorla göçertip orada eritilmesini ve kimliğinden uzaklaştırılmasını entegre olarak görmek ancak ruhunu satmışların işi olabilir. Türk devleti bu kişiler şahsında amacına ulaşmıştır. Bunlar tüm Kürtlere „siz de bizim gibi olun” demektedirler. Böyle bir entegre olmayı da tarih görmemiş. „Kürtler Türklerle entegre olmuştur bu nedenle özerkliğe ya da başka bir siyasi statüye gerek yok“ diyenler aslında Abant Platformunun ruhu oluyorlar.
Bazıları da KCK’nin otoriter olduğundan söz ediyorlar. Mevcut devletin faşist karakterini dile getiremiyorlar; KCK’nin demokratik toplum modeline utanmazca otoriter diyebiliyorlar. KCK toplumun demokratik örgütlenmeyle güç olmasını istiyor. Toplumun demokratik bir güç olarak yönetime katılmasını istiyor. Demokratik siyasetle toplumun yönetilmesini istiyor. Ama üst toplum tarafından toplumun yönetilmesine alışmış olanlar toplumun tabandan örgütlenip demokratik güç olmasına akıl erdiremiyorlar. Toplumun güç olması totaliterizm oluyor ama üst toplum ve devletin toplumsal her alana sızıp otoriter yönetimi normal karşılanıyor! İşte beyinlerin iğfal edilmesi budur.

D. Özerklik antidemokratik otoritenin panzehiridir

Kürtler Demokratik Özerklik istiyor. KCK sistemiyle de bu özerkliğin içeriğini demokratikleştirmek istiyorlar. Özerklik ayrı bir konudur. Bu, devletle Kürtler arasındaki siyasi ve hukuki ilişkiyi ifade ediyor. Bu özerkliğin içeriği nasıl dolacak, nasıl karakter kazanacak bu Kürdistan’daki toplumun demokratikleşme düzeyiyle gelişecek ve derinleşecektir. Özerklik KCK ya da başka bir siyasi güce değil, Kürt toplumuna tanınacaktır. Hangi siyasi güç toplumda destek görürse o Kürdistan’daki meclislerde, yönetimlerde etkili olacaktır. Bu nedenle „KCK totaliterizm istiyor” değerlendirmesi bir çarpıtmadır. KCK kadar devlete, iktidar ve reel sosyalist pratiğe karşı çıkan başka bir güç görülmemiştir. KCK otoriter değil, aksine her türlü baskının, ve antidemokratik otoritenin panzehiridir. Herkes böyle bile.
Başbakan „Kürt sorununu biz çözeceğiz” yalanını bir daha ortaya attı. Binlerce Kürt siyasetçiyi zindana atan, halk üzerinde terör estiren, gerillayı imha etmek için her türlü silah kullanan, tasfiye için Türkiye’yi dış dünyaya pazarlayan, dış politikasını Kürt karşıtlığı üzerine kuran birisinin Kürt sorununu çözeceğini söylemesine artık kargalar gülüyor.
Başbakan, Kürtleri toplum olarak tanımıyor; bilinçli bir biçimde, üzerine basa basa „Kürt kökenli vatandaşlarım” diyen, yani Kürt kökenli, ama Türkleşmiştir demek isteyen, „hiç kimse Kürtleri temsil edemez” diyen birisinin çözüm değil olsa olsa tasfiye politikası vardır. Çünkü bu söylemler inkarcılığı ifade etmektedir. İnkarcılık yapmak için ille de Kürt yoktur demek gerekmiyor. Bu tür inkarcılık teşhir oldu, geride kaldı. Artık bunu klasik inkarcılar bile söyleyemiyor.
Kürtler bir toplum olarak görülmeyecek, Kürt kimliği anayasal güvenceye alınmayacak, anadilde eğitimi olmayacak, Kürtçe kamusal alanda kullanılmayacak, Demokratik Özerklik olmayacak; ama Kürt sorunu çözülecek! Bu tam bir demagojidir. Zaten sorunun çözümü için büyük adımlar attık denilmesi Kürt sorununu çözeceğiz iddiasının demagoji olduğunu gösteriyor. Bazıları zaten Kürt sorununda çözülmesi gereken şeyler esas olarak hal edilmiştir; sadece bazı rötuşlar gerekiyor diyerek çözümden ne anladıklarını ortaya koymaktadırlar. Hüseyin Çelik ve Bülent Arınç, „Kürtçe ne işe yarayacak, insanların derdi aş iştir; Kürtçe konuşmak aş iş kazandırmaz” diyerek Kürtçeye, dolayısıyla Kürtlere bakışlarını itiraf etmişlerdir. Kürtçe serbest olacakmış, ama hiçbir işe yaramayacakmış! Kürtçe böyle mi varlığını sürdürecek! O zaman sorarlar: bu nasıl serbestliktir?

Erdoğan çözümün önünde engeldir

Erdoğan sorunu çözmek için konuşmuyor. Çünkü böyle bir zihniyeti de niyeti de yoktur. Kürt Özgürlük Hareketi’ni nasıl tasfiye ederim, Kürtleri nasıl yeniden kültürel soykırım sistemi içine sokarım gayreti içindedir.
AKP on yıldır iktidardadır. Sorunu çözmek için ciddi hiçbir adım atmamıştır. Aksine toplum ve devlet içindeki çözüm eğilimini istismar etmiştir. Sorunu çözümsüz bırakarak çözüm isteğini istismar etmeye devam etmektedir. Böylece iktidarını sürdürmektedir. Dolayısıyla Erdoğan çözümün aktörü değildir, aksine çözümün önünde engel olan bir aktör haline gelmiştir.
Binlerce insan tutuklanmışken, hala tutuklanmaya devam edilirken kim Kürt sorununu tartışıyorum, kim Kürt sorununu çözeceğim diyorsa yalan söylüyordur. Bu tutuklamalar ve faşist terör ortadayken bu tartışmaların hiçbir anlamı yoktur. Bu tutuklamayı destekleyenlerin yaptırdıkları bir toplantının Kürt sorununu tartışması ve çözüm için öneriler ortaya çıkarması ne kadar inandırıcı olabilir?
İlk önce yapılması gereken KCK operasyonlarını kabul etmemektir; buna karşı mücadele etmektir. Buna karşı mücadeleyi önceliğine almayanlar, buna karşı sesini yükseltmeyenler, bu tutuklamaları sessizliğiyle ya da vicdan rahatlatmadan öte gitmeyen eleştirilerle normal görenler Kürt sorununun çözümünü tartışıyoruz diyemezler. Bu nedenle Abant Platformu bir psikolojik savaş toplantısıdır. Kuşkusuz katılanların tümünün amacı bu değildir. İyi niyetle yaklaşanlar da vardır, ama toplantıyı hazırlayanların amacı budur. Özellikle bu toplantının kimlik ve anayasa gündeminin amacı budur. Din özgürlüğü gündeminde yapılan tartışmalar kısmi de olsa bir yönüyle bir tartışmayı ifade ediyordu. Ama ilk iki günkü gündemlerin yeşil Ergenekon’un psikolojik savaş konseptini desteklemeyi hedeflediği açıktır.
Şu anda demokratik olup olmamanın ölçütü KCK operasyonlarına karşı açık tutum takınmaktır. Bu toplantıyı düzenleyenler ise KCK operasyonlarının akıl hocalarıdır. Bu operasyonları meşrulaştırmak için bin dereden su getiriyorlar. Hatta hızını alamayarak „bu operasyonlar Kürdistan’da Kürtleri memnun etmiştir” demektedirler. Bu zihniyete göre 12 Eylül tutuklamaları da Kürtleri memnun etmiş olabilir. Çünkü o zaman tutuklananların çoğunluğu PKK’liydi. Şimdi bu zihniyette olan bir platformun Kürt sorununu çözmek için tartışmalar yaptığını kim söyleyebilir?

Newroz’a katılımı azaltmayı hedefliyorlar


Bu toplantının amacı da Başbakan’ın Kürt sorununu biz çözeceğiz demesi de Kürt sorununu çözmek yönünde değildir. Kısa vadede Kürtleri beklenti içinde tutup mücadele etmelerini önlemek, uzun vadede ise psikolojik savaş harekatını derinleştirip askeri ve siyasi operasyonlarla tasfiyeyi gerçekleştirmektir.
Newroz yaklaştıkça halkın mücadelesini engellemek için bu tür söylem ve platformların yanında birçok provokasyon ve kara propaganda yapılıyor. Amaç halkın Newroz’a katılımını azaltmaktır. ‘PKK Newroz’da bomba patlatacak, halkın üzerine ateş açacak ve bunu devlete yükleyecek’ haberleri bizzat polis istihbaratı tarafından üretilmekte ve gazetelere, televizyonlara servis edilmektedir.
Bu propagandayı yapanlar, provokatif haberleri yapanlar hükümet ve Fethullah Gülen yanlısı basındır. Newroz’u kana bulayacaklar propagandasını yapıp halkı korkutarak Newroz’lara katılımı engellemek isteyenler Abant Platformunu düzenleyenlerin kardeşleridir. Bu tür haber yapanların Kürt sorununu çözme konusunda samimi olduklarına kim inanır? Newroz yaklaştıkça ve Kürtlerin tasfiye politikalarına karşı direnişi yükselteceği anlaşıldıkça bu tür manipülasyonlar artmaktadır. Ancak hiçbir demagoji, yalan ve manipülasyon Kürtlerin ve demokrasi güçlerinin mücadelesini engelleyemeyecektir. Newroz’da da, 2012 yılında da bu gerçek görülecektir.

MUSTAFA KARASU