Bir daha tekrarlayalım, Türk devleti 1924 yılından beri bir özel savaş devletidir. Bu özel savaşın amacı, Başbakan Erdoğan’ın sık sık tekrarladığı gibi tek devlet, tek millet, tek vatan, tek bayrak, tek dil yaratmaktır. Bu da esas olarak Kürtlerin Türkleştirilmesine yöneliktir. Her ne kadar Başbakan Erdoğan tek dil demedim dese de, tek devlet, tek millet, tek vatan politikası tek dil yaratır. Nitekim eğitim ve kültür politikası esas olarak bunu amaçlamaktadır.
Türk devleti özel savaş devleti olarak şekillendiği gibi tüm hükümetler de bu devletin amacını gerçekleştirmekle görevlendirilmiş psikolojik savaş hükümetleri olmuşlardır. Devlet zaten ordusu, polisi ve zindanlarıyla Kürtleri baskı atlında tutup boyun eğdirerek Türkleştirme politikasını sistemleştirmiştir. Hükümetler de bu ortamda Kürtleri eritmenin diğer boyutlarını pratikleştirme işini üstlenmişlerdir.
Bu konuda önlerine engel çıktığında ya da önünde engel gördüğünde bunu şiddetle ve katliamlarla ezme politikası izlemiştir. Koçgiri, Şeyh Said, Ağrı ve Dersim’de bu yöntem uygulanmıştır. PKK ortaya çıktığında da derhal askeri yöntemlerle ezmeye yönelmişlerdir. Ancak zaman içinde bu hareketin askeri yöntemlerle ezilemeyeceği anlaşılmıştır. PKK askeri yöntemle ezme politikalarını boşa çıkarmıştır.
PKK’nin 1999 yılında silahlı güçlerini sınır dışına çıkarması bir yenilgi, gerilla direnişinin askeri yöntemlerle kırılması olarak görülmüştür. Daha doğrusu devlet böyle yansıtmıştır. Halbuki uluslararası komplo sonrası Kürt liderinin o günkü koşullarda Kürt sorunun siyasal çözümüne yeni bir şans tanımak için gerillanın sınır dışına çıkarılması önerisiyle gerçekleşmişti. Yani Türk ordusunun askeri başarısı sonucu bu geri çekilme yaşanmamıştı.
Türk devleti beş yıl bu tek taraflı irade döneminde Kürt sorununun çözümünde bir adım atmayınca gerilla yeniden direnişe geçti. AKP ilk önce birçok yolla bu direnişi durdurma politikası izlemiş, sonunda 2007 yılında Yaşar Büyükanıt’la yaptıkları mutabakat sonucu PKK’yi ezme konusunda uzlaşılmıştır. Bu uzlaşma AKP’nin Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı psikolojik harekatı en iyi yapacak parti görülmesi nedeniyle gerçekleşmiştir. Aslında bu uzlaşma 12 Eylül’le birlikte siyasal İslam’ın sistem içine alınarak devletin yeniden düzenlenmesi stratejisinin yeni bir aşaması olmuştur.
AKP hükümetine psikolojik harekat ve “yumuşak güç” kullanımıyla PKK’yi tasfiye etme rolü verilmiştir. Daha doğrusu askeri yollarla ezme stratejisi bu psikolojik savaşla desteklenip sonuç alınacaktır. Yeni stratejinin en önemli boyutu, Kürt halkını kandırıp oyalamak ve mücadele dışında tutmaktır. AKP’nin aldığı rol budur. Bu rolü yerine getirmek için hükümetine onay verilmiştir. AKP de “Kürt Özgürlük Hareketi’ni en iyi ben ezerim” diyerek hükümetini bugüne kadar sürdürmüştür. MHP ve CHP’nin Kürt Özgürlük Hareketi karşısında başarısız kalacağı düşünüldüğünden AKP bugüne kadar ciddi bir muhalefetle karşılaşmadan iktidarda kalmıştır.
Ancak gelinen aşamada AKP Kürt Özgürlük Hareketi karşısında bu rolünü yerine getirememiştir. AKP’nin uyguladığı psikolojik harekat ve yumuşak güç kullanımı Kürt Özgürlük Hareketi karşısında başarısız kalmıştır. AKP’nin yüzündeki maskeler bir bir düşmüştür. Artık AKP’ye destek veren birçok çevre bile AKP’nin demokratik karakterde olmadığını, Kürt sorununu çözemeyeceğini açıkça ifade etmişlerdir. Bu yargının giderek güçlenmesi AKP’nin siyasi gücünü bitirme noktasına getirmiştir. AKP’nin hükümet olma gerekçesi giderek ortadan kalkmaktadır. Her partinin bir siyasi rolü vardır. Bu üslenilen rolün partisi olmadığı anlaşıldığında bu durum, o partinin baş aşağı kayması ve gücünü önemli oranda kaybetmesi anlamına gelir. AKP şimdi bu gerçekliği yaşıyor. Şu anda hükümet olması ve en fazla milletvekiline sahip bulunması AKP’nin bu duruma düşmesini engelleyemiyor.
AKP de artık eski hükümetler gibi Kürt Özgürlük Hareketi’ni şiddetle ezme konseptini yönelmiştir. Bu, AKP’nin psikolojik savaşla Kürt sorunundan kurtulma politikasının yenilgisinin ilanıdır. AKP hükümetini eleştirenlerin artması ve sorunları çözecek bir hükümet olamadığının söylenmesi bu gerçeği ifade etmektedir.
Her ne kadar AKP Bülent Arınç ve Beşir Atalay’ın konuşmaları, İlker Başbuğ’un tutuklanmasıyla bu durumdan kurtulma çabası gösterse de artık inandırıcı olamamaktadır. Çünkü on yıllık bir hükümet olarak artık söylediklerine değil, pratiğine bakılmaktadır. Pratiği de en baskıcı ve faşist rejimlerin yaptıklarına rahmet okutur niteliktedir.
Roboski katliamı AKP’nin imha ve kültürel soykırım politikalarının sonucudur. Bir kaza değildir. Kürt hareketinin yaşam suyunun böylece kurutulacağına inanılmaktadır. Siyasi soykırım operasyonlarıyla bu katliam aynı amaca ulaşmak için yapılmış uygulamalardır. İstihbaratı kim vermiş ya da birilerinin bilinçli manipüle yaptığı yönündeki tartışmalar kesinlikle bu gerçeği gözden kaçırmaya yöneliktir. Özellikle devlet içinden birilerinin AKP’yi zor duruma düşürmek için bu katliamı yaptığını söylemek en tehlikeli tez durumundadır. Bu yaklaşımlar AKP’nin devletleşen ve klasik politikalara yönelen gerçeğini gizlemeye hizmet etmektedir. Halbuki AKP gerçeği doğru ortaya konulmadan ne doğru siyasi değerlendirme yapılabilir ne de Kürt sorununun demokratik çözümü ve Türkiye’nin demokratikleşmesi için doğru adımlar atılabilir.
Eğer devlet içinde birilerinin AKP’yi zor duruma düşürmesi söz konusu olsaydı AKP hükümeti bunu fırsat bilip olayın üzerine giderdi. Hükümetin böyle yapmadığı, aksine bu katliamı yapanları koruduğu, hatta sahiplendiği dikkate alındığında artık bu tür yaklaşımların bırakılıp gerçeği görülmesi gerekmektedir. Eğer demokratikleşmeye ve Kürt sorununun çözümüne hizmet edilecekse, gösterilmesi gereken tutum bu olmalıdır.