ZABEL MİRKAN / İSTANBUL

“Queer” sözcüğünün çeşitli yer ve zamanlarda farklı anlamları oldu. İlk zamanlarda tuhaflığa ya da farklılığa gönderme yapan bu sözcük, zamanla birilerini aşağılamak amacıyla kullanılan bir terime dönüştü. Daha sonra olumlu anlamı geri “kazanıldı”.

Queer, heteroseksüel normun dışında duran ya da “anaakım” LGTBİ+’ya meydan okuyan insanlar için bir çatı terim olarak düşünülebilir. Ayrıca, farklı düşünme ve eyleme biçimlerindeki toplumsal cinsiyet ve cinsellik normlarına meydan okumanın bir yolu olarak da görülebilir. Sözcüğün homofobik bir aşağılama anlamında kullanıldığı ilk örnek John Sholto Douglas’ın 1894 yılında yazdığı bir mektuptur. Alfred Douglas’ın babası olan Marki, Oscar Wilde’ı oğluyla ilişki yaşamakla “suçlamıştı”. Queer, özellikle de “efemine” ya da “eşcinsel” erkekler için bir aşağılama ifadesi haline geldi.

1980’lerde LGBTİ+ topluluklarındaki insanlar “queer” sözcüğünü kendilerini tanımlamak için nötr bir sözcük ya da benliklerinin pozitif bir biçimi olarak kullanmak üzere geri kazanmaya başladılar. Bunun en erken örneklerinden biri, 1990 New York Onur Yürüyüşü’nde “Queerler Bunu Okuyor” başlıklı el ilanını dağıtan aktivist grup Queer Nation’dı. Akademide ise 1970’ler ve 80’lerde postyapısalcılığa doğru yaşanan dönüşte, queer teori temellerini buldu. Postyapısalcılık -hepsi bu adlandırmayı kabul etmese de- Jacques Derrida, Jasques Lacan ve Michel Foucault gibi çeşitli düşünürlerin çalışmalarına dayanıyordu.

Günümüzde ise bu ifadenin kullanımı bazı sorunlara yol açmakta. LGBTİ+’lar tarafından sahiplenilen ve olumlu anlamını geri kazanan bu ifade, yaşı ilerlemiş biri için hâlâ bir aşağılanma ifadesi olarak algılanabiliyor ki, kötü deneyimlerini düşünecek olursak bundan doğal bir şey olamaz. Bir de queer aktivistlerin mevcut duruma itirazları var, o da şu: Queer, kimliği niteleyen bir terim değildir. Queer, aslında “normal” tanımının dışında kalan, dışına çıkan, dışında olmak isteyen herkesi işaret etmektedir. Bu tanıma göre de yalnızca toplumsal cinsiyet ve cinsellik normlarına bağlı olmayan bir kavram olduğunu söylemek mümkündür.

2018’nin son aylarında Dipnot Yayıncılık tarafından yayımlanan “Queer: Resimli Bir Tarih” kitabı, kimlik politikası ve toplumsal cinsiyet rollerinden imtiyaz ve dışlamaya, “normal” kavramını oluşturan statükonun boyunduruğundan kurtulma yollarından cinsiyet ve cinselliğe ilişkin yaklaşımların kültürle ilişkisine ve değişim ihtimallerine dair okuru ufuk açıcı bir gezintiye çıkarıyor. Akademisyen-aktivist Meg-John Barker tarafından kaleme alınan eserin çizimlerini yapan ise Julia Scheele.

Kitap, üstünkörü bakıldığında queer teorinin, queer’in ne olduğunu bilmeyenler için bir giriş kitabı. Ama o sıkıcı ve sığ giriş kitaplarından asla değil. Çizimlerle zenginleştirilen metinde queer kavramının tarihsel süreçte 2nasıl şekillendiği, hangi düşünürler tarafından temellerinin atıldığı gibi bilgiler de var. Feminist hareketin queer teoriye yaklaşımı da ayrı bir özenle izlenmiş kitapta. Beyaz feministlerin yanı sıra, siyah feministlerin yaklaşımlarına da yer verilen kitapta güncel bir tartışma olan TERF (Trans Dışlayıcı Radikal Feministler) tartışması da var. Kitapta bu tartışma “Queer ve Trans: Terf Savaşları” olarak veriliyor. TERF’ler kadınlara dair özcü bakış açılarıyla gündemlerini ilerletebilmek için Judith Butler’ın çalışmalarına başvururlar. Ancak Butler, toplumsal cinsiyet dediğimizin bir sosyal inşa olduğundan bahseder. TERF’ler ise toplumsal cinsiyet sosyal olarak inşa ediliyorsa, cinsiyet uyum süreci konformist bir “boyun eğme”dir der. Onların yazdıklarında ve söylediklerinde trans bireyler katı toplumsal cinsiyet rollerine meydan okuyan insanlardan ziyade heteronormatif tıp söylemleri tarafından kandırılarak zaten baştan belli olan toplumsal cinsiyetlerden birini “seçmeye” mecbur bırakılmış insanlar olarak temsil edilir. Yani nihayetinde, bu insanlar için transfobik demek politik olarak sorunlu olmayacak; hatta belki anlatmaya çalıştıklarımız yerine oturacaktır.

İşte tüm bu geçmiş ve güncel tartışmaların göbeğinde, Meg-John Barker ile Julia Scheele bu grafik kitapla bir süredir dünyada çığır açan queer düşüncenin ve LGBTİ+ hareketinin tarihçesine tüm yönleriyle ışık tutuyorlar. Pop kültüründen sinemaya, militan hareketlerden akademiye, James Bond ve Judith Butler’dan Oz Büyücüsü’ne önemli isimler ve karakterler aracılığıyla queer kuramı biçimlendiren insanları, düşünce ve olayları irdeliyorlar. Dipnot Yayıncılık’ın arka kapak notuyla bitirelim biz de: “Verili olan ve dayatılanla yetinmeyip, her zaman farklılaşma cüretini gösterebilenlere.”

Keyifli okumalar…