"Bu sol taraf hep Bagok", dedi sürücünün yanındaki adam. "Biliyorsun değil mi?" Kafamı çevirip sola baktım. Ağaçlıklı bir silsile. Havaalanından itibaren Süryanice köy isimleri, Êzîdî köyleri, dağlık alanlar, hikayeleri, araya serpiştirilmiş Süryanice konuşmalar, ki yanımızda Avrupa’dan gelen Rima var, onun sevimli Türkçesiyle bize anlatmaya çalıştığı çocukluk anıları, anne babadan duyduğu kadarıyla... Neyse tüm bu sıska Türkçe, besili Süryanice arasındaki yolculukta "Bagok’u biliyor musun?" sorusuna hafızam ezberden yanıt veremedi. Oysa tek Kürtçe kelime Bagok’tu. Bilmem lazımdı.

"Zeytin mi bu ağaçlar?"

"Değil, meşe palamudu."

Ağzımda kekremsi, buruk bi tuhaf tat. Biz çocukken küle basar, acısının öldüğünden emin olduğumuz bir zamanda çıkarır, yerdik o palamutları. Bak, ağzım yine şey oldu...

"Ne gariptir ki burada sadece meşe palamudu yetişiyor. Kürtler gibi inatçı. Devlet yakıyor, millet yakıyor ama yine çıkıyor!"

Uff, o nasıl bir kahkahadır attığım! 

Kürtler ve meşe palamudu. Akrabalar yani. Topraktan tanışıklıkları var. Ve inatçılar, hayat konusunda...

Arkadaşımız "yarın oralara gideceğiz" dedi. Yani Bagok’a, Tur İzlo’ya, Badibe’ye! 

Sabah erkenden yola çıkıyoruz. Hedef Mor Yakup D’karno Manastırı. Bagok’un ikinci zirvesinde. Yol boyunca Süryani köylerinden geçiyoruz. Sıcağın rengine tutkun bir alışılmış yalnızlık var bu köylerde. Etrafları yeşil, bağ, bahçe... Midyat taşının asaleti mest ediyor. Mihmandarımız anlattıkça, biz bölgenin yıkıcı tarihinin batağına saplanıyoruz umutsuzca. Ne çok şey gelmiş başlarına, nasıl da haklılar küsmekte bura insanlarına... 1915 Seyfo’da taş taş üstünde kalmayan köyler ya da bir adamın iyiliği ile ayakta kalmayı başaran bir köy ki o da 90’lı yıllarda yol verecekti halkına... Hikayeler üst üste biniyor yol boyunca.

Manastır’a varana dek 1915’ten bugüne bir zaman tünelinden geçtik.

Süryaniler iyileşmek için zamanı seçmiş görünüyor. Zamanın iyileştiriciliğine güveniyorlar. Oysa zaman, tüm dillerde acıdan başka bir şey vermezdi insana.

...

Meşe palamudu olduğundan emin olduğum yeşil karartıların dikleştirdiği bir asi baş! Hemen karşısında görece daha küçük bir başka baş! "İşte Bagok!" Solumuza alıp Bagok’u manastıra doğru ilerliyoruz. Düzenli ve temiz bir çevrenin içinde, toprak daha yeni karılmış, belli. Çiçekli tarhlar ve bostanlar kurulmuş ama su yok! 

Manastırın genç rahibi Aho karşılıyor bizi. Sıcacık gülümseyen ve neşeli bir adam. Tek başına burada, dağların arasında. Sanırım zamanla toprağın dilini çözmüş, konuştuğundan eminim orada bulunan hayatla. Su yoksa bu bostanlar nasıl sulanıyor? Şimdilik itfaiyeden ve belediyeden alıyorlar ama yetmiyor. Yağmur suyunu biriktirecek bir büyük depoya ihtiyaç var. Elbirliğiyle alınsa o depo, Bagok can verecek yeniden zamana. Bostan su dilinden konuşmak istiyor toprakla. 

"Hadi sizi zirveye çıkarayım" diyor. Topuklu ayakkabılarımı görünce de bir spor ayakkabı bulup geliyor. Çorap da lazım. Kendi çoraplarından birini getiriyor bana. 39 numara ayakkabının içine 44 numara çorapla zirveye çıkıyoruz, ellerimizde sopalarla...

Rahip Aho, derviş edasıyla anlatıyor her bir köşesini buraların. Dağlarla çevrili bu uzak noktada bostanı, çiçekleri, spor ve kütüphanesi ile kıskandırıyor ‘edinip/ doymuşluk’ duygusu ile boğuşanları. 

İnsanın yaşadığı ama ahh işte doyamadığı o topraklara, bir dervişin hırkasında, bir rahibin çorabından bakınca anlıyor en iyi.

Hatırlıyorum Bagok’u. Ne çok gencecik insan umudun yeşilini meşeye sarıp gömmüştü bu toprağa. Anlıyor insan; zaman ıstırapmış buralarda.