Evet 2001 yılında hayata veda eden ve kitapları onlarca dile çevrilen, üniversitelerde ders olarak okutulan, dünyanın en önemli sanat tarihçisi Gombrich, İspanya’da yaşayan Kürt ressam Dr. Faruk Şikak’ın resimleri, sanatı hakkında böyle düşünüyordu.
Peki, biz ne kadar tanıyoruz, biliyoruz bu yetenekli sanatçımızı?
Hiç...
Hayatın her alanında yetenekle başarı her zaman atbaşı gitmiyor ve resim sanatında bu orantısızlık çok ileri boyutlara varıyor. Ölürken ekmek borcuna karşılık, tabloları karısı tarafından fırıncıya verilen ve o tablolara günümüzde milyonlarca Dolar bedel biçilirken, aynı dönemde başarılı olan, sattığı resimleriyle zengin hayatı yaşayan ressamların, günümüzde adı, sanı anılmıyor...
O da bunun sıkıntısını çekmiş olmalı ki, bir tablosunda, imzasının hemen üstünde Kürtçe olarak “Tukes tiştekî nabîne (Kimse birşey görmüyor)” diye yazmış.
O’na önce “Bundan kastın ne? Seni mi, sanatını mı, yoksa bir bütün olarak Kürtleri mi görmüyorlar?” diye sordum.
- Aslında yazarken üzerinde öyle çok düşünmedim, öyle içimden geldi, yazdım... Ama bu sorduklarının hepsini de içeriyor. Bir de yarın öbür gün, bu tablo nereye gider, yıllar sonra kimin eline geçer, bilemem. Yıllar sonra bu tabloya bakanlar, bunun bir Kürt tarafından yapıldığını bilsinler istedim.
Soyadından da anlaşılacağı gibi, köken olarak Kürdistan’ın Rojhilat bölgesinden ama Rojava’da doğmuş...
Bazı müzisyenlerin “Ben sazımla doğdum” dediği gibi, O da dört-beş yaşından itibaren çizmeye başlamış. Resim ile eğitim düzeyinde ilişkisi Halep’de başlamış, orada bitmiş...
Birkaç arkadaşı ile İspanya’ya okumaya gitmek istediğinde, babası “Resim değil, tıp okuyacaksan, doktor olacağına söz verirsen, seni gönderirim” şartını koşuyor. O da babasına söz veriyor. Zaten O’na göre eğitim ile resimden alacağı bir şey de kalmamış, gerisi kendisine, yeteneğine kalmış, Halep’deki hocaları yeterince iyi, yetkinmiş bu noktada...
Gidiş o gidiş...
45 yıldır İspanya’da yaşıyor.
45 yıl önce O’nunla İspanya’ya gelen bir arkadaşı “En çalışkanımız değildi sadece, İspanyollar içinde de en çalışkanı, en başarılısıydı. Bütün derslerini en üst notlarla geçti” diyor.
Babasına verdiği söze bağlılık gereği yoğun ders çalışmaları, O’nu resimden koparmıyor, o yoğunluk içinde de resme zaman ayırıyor. Bir derviş gibi ders, resim ve müzeler arasında yaşıyor. Gezmek için ayırdığı zamanın bütününü müzelerde geçiriyor.
Hala aynı şekilde yaşıyor. Sanat, resim dünyası ile bir bağı yok gibi. Resimlerini satmaya da kıyamıyor, bir sergi açtığında da satılmasını engellemek için bedeli yüksek tutuyor. Bana öyle geliyor ki, ailesinin, çevresinin baskısını hafifletmek için sergi açıyor, üzerindeki basıncı azaltmak ve resimlerini de kurtarmak için, yüksek fiyat biçiyor.
Asıl istediği, resimlerini Kürtlerin kuracağı bir müzeye bırakmak.
Yaptığı bazı resimlerini beğenmeyip attığı da oluyor. Bunlardan birisinin hikayesi ilginç. Evin araç, gereçlerinin, eskilerin, fazlalıkların konduğu depoya atıyor, bir yıl sonra bir şeyi ararken, kırık sandalyelerin arasındaki bir resim dikkatini çekiyor. Resmi oradan çıkarıp bakıyor, toz içinde, bir kısmı tahrip olmuş:
“Resme bir süre baktım, sonra da kendime ‘Yaw ben bunu hangi akılla atmışım’ diye sordum. Tahrip olan yerlerini yeniden çizerek, Gombrich’e gönderdim. Ondan övgü dolu bir mektup aldım.” O’na, resimlerinin Kürdistan renklerini, motiflerini taşımadığını söylediğimde, itiraz ediyor:
“Çizdiğim her yüz, her meyveyi bir biçimde bana toprağımı, memleketimi hatırlattığı için çizmişimdir. Mesela bir İspanyol çoban, yüz ifadesiyle, her haliyle Kürt çobanları hatırlattığı için, iki hafta adama para verdim, model olarak oturtup resmini çizdim... Şu çok sevdiğin kavun tablosu mesela, Kürdistan’daki kavunlara benzer, bana o kokuyu, o görüntüyü, o hissi verecek kavunun çekirdeğini bulmak, ne kadar zamanımı aldı, bilemezsin. Çekirdeği getirip kendi bahçemde ektim, yetişmesini bekledim...
Ha, bir Kürt tarzından, stilinden bahsediyorsan, ne yazık ki, o bizde yok... Mesela halı ve kilimde, bir Kürt tarzı, Kürt ekolü var ama resim yok. Resimde bir geleneğimiz olmadığı için, her ressam kendi yolunu kendisi açıyor…”
Resimlerinde ince ayrıntıların ortaya çıkardığı sahicilik, doğallık, insanı hayran bırakıyor. Suyun şeffaf renginden, nar tanesinin saydam rengine... İnsan her ayrıntı önünde durup “Bunu nasıl yapmış, nasıl başarmış?” diye sormadan edemiyor.
Klasik resme olan tutkusu, O’nu yeniye, moderne tamamıyla kapatmış ve bu yeniliğe kapalılığın iyi bir şey olduğundan şüpheliyim doğrusu... Yeniliğe kapalılık ama bütünüyle kapalılık, hayatın hangi alanında olursa olsun, bunun bir vizyon darlığını, daha ileriye gitmeyi engellediğini düşünüyorum açıkçası.
İspanya’ya geldikten sonra Kürdistan’a dönmek, orada yaşamak için tek girişimi oluyor, kötü bitiyor. 1975 yılında İran Şahı Rıza Pehlevi’nin eniştesi ve Madrid Büyükelçisi ile tanışıyor, dost oluyorlar. O’nun deyimi ile “Kürtleri seven, Kürt dostu” biridir, Şah’ın eniştesi... O’na gidip İran’da Kürdistan bölgesinde doktorluk yapabileceğini söylüyor.
Dedelerinin geldiği topraklar... Biraz da bunun heyecanıyla öneriyi kabul edip hemen yola çıkıyor. Yüksek derecedeki torpili, işe yaramıyor, İran istihbarat örgütü Savak tarafından yakalanıyor, adı korku ile anılan Evin Zindanı’na gönderiliyor. 12 gün sonra 48 saat içinde ülkeyi terk etmesi şartı ile serbest bırakılıyor.
rahmibatur@gmail.com
RAHMİ BATUR:Paletinde çile çeken resim dervişi