Çin’de toplanan G 20 zirvesinin en önemli olayı; Cuhmurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “ABD başkanı Barak Obama ile Rakka Operasyonu konusunda görüşme halinde oldukları ve Türkiye’nin Rakka’ya ABD ile birlikte bir operasyona sıcak baktığını” söylemesi olmuştur.

Türkiye uzun bir süredir Suriye topraklarına girmek istiyordu; Türkiye’yi yönetenler bunun için gönüllü olduklarını her ortamda dile getirmekten geri durmadılar. 

Fakat o kadar dil dökmelerine rağmen kimseyi ikna edemediler; çünkü bütün dünya DAİŞ barbarlığına konsantre olmuşken; Türkiye’nin gözü Kürtlerden ve nispeten sonra da Esad’dan başka bir şey görmüyordu.

Daha yakın zamana kadar DAİŞ ve diğer cihatçı örgütlerle kuşkulu ilişkilere giren Türkiye; başta kendi müttefikleri olmak üzere hiç kimseye güven vermiyordu. İnsanlar Türkiye’ye nasıl güvensinlerdi ki; Türkiye Suriye’de savaşmaya giden cihatçılar için neredeyse bir otobana dönüşmüştü.

Dünyanın en tehlikeli cihatçıları ya Türkiye üzerinden Suriye’ye gitmişler; ya da Suriye’den Türkiye üzeri Avrupa ülkelerine gitmiş orada katliam yapmışlardı. 

Ancak buna rağmen Türkiye’yi yönetenler DAİŞ konusunda üç maymunu oynamaya devam ettiler, ihtirasları Türkiye’yi yönetenlerin gözlerini kör etmişti; DAİŞ’i görmüyor, duymuyorlardı; çünkü DAİŞ de tıpkı onlar gibi Kürtleri birinci öncelikli hedef olarak ilan etmişti.

DAİŞ dünyanın her yerinde katliam yapıyor, Türkiye bakıyordu. Uzun süre Türkiye DAİŞ karşıtı ittifakın bir bileşeni olmamak için ayak diretti, İncirlik’i ittifak üyesi ülkelere açmak için olmadık şeyler talep etti. 

Paris’te gerçekleşen iğrenç DAİŞ saldırısından sonra Fransa’ya giden Davutoğlu’na neredeyse istenmeyen adam muamelesi yapılmıştı. Hatta Fransa bu tavrını bir adım daha ileri götürmüş; Dışişleri Bakanı, “Türkiye’nin DAİŞ ile savaşta güvenilir bir müttefik olup olmadığı konusunda ciddi kuşkuları olduğunu söylemişti!”

Suriye’de iç savaş başladığında bunu Halifeliklerini ilan etmek için bir fırsat olarak gören, yangına körükle giden Türkiye yönetimi, savaşın ilerleyen dönemlerinde Kürtlerin efsanevi mücadelesi sonucu elde ettikleri kazanımlar karşısında derin bir endişeye düştü. 

Uzun süre kendi önceliklerini Batı’ya dayatan; bunun için olmadık kaprisler yapan Türkiye, birden bire DAİŞ’e karşı oluşturulmuş ittifakın cephe ülkesi olmaya karar vermişti. Başlangıçta herkes buna kuşku ile yaklaştı.

Ancak Celebrus operasyonu başladıktan sonra gelen tepkilerden; hazırlıkların çok önceden yapıldığı; İran’ından Rusya’sına, Amerika’sına hatta Esad rejimine kadar bütün çevrelere henüz tamamı kamuoyuna yansımayan tavizler verildiği anlaşılıyordu.

Bana göre Türkiye oyuna bir yere kadar DAİŞ’i de dahil etti; ama Türkiye gibi bir ülke bu kadar birbiri ile çelişen çıkarları uzun süre sorunsuz yönetemez; Türkiye’nin ekonomik ve askeri kapasitesi buna yetmez. Bir süre sonra Türkiye’nin başta DAİŞ olmak üzere yukarda adını zikrettiğimiz ülkelerin bir kısmı ile yeniden ciddi çatışmalı bir sürece gireceğini şimdiden var sayabiliriz.

Kendi içinde tutarlı bir siyaset üretemeyen Türkiye hem içerde hem de dışarıda bir uçtan başka bir uca savruluyor. Başlangıçta Esad yönetimini ortadan kaldırmak için cihatçılarla her türlü işbirliğine giren Türkiye, şimdilerde neredeyse Esad rejiminin kurtarıcılığına soyunmuş durumda.

İki şey Türkiye yönetenlerin uykularını kaçırıyor. Bunlardan ilki yaptıklarından ötürü Uluslararası Mahkemelerde yargılanmak; Rezza Zarap davası bunun işaret fişeği idi. İkincisi Kürtlerin Suriye’de ulusal demokratik haklarının tanınması.

Bu iki şey olmasın diye Türkiye’yi yönetenlerin yapamayacakları şey yok gibi gözüküyor; bu gidişle istemeselerde kendilerini DAİŞ ile savaşın içinde bulacaklar. 

Bakalım demokrasiyi ve barışı elinin tersiyle itip; halklarımıza hem içerde hem de dışarıda savaşı dayatanlar, gelecekte bunun hesabını nasıl verecekler.