Birkaç gün evvel izlediğim bir Ahmet Kaya belgeseli beni 90’lı yılların başlarına götürdü. Malum ödül töreninde, Kürt olduğunu söylediği anda o “vakur aydın sanatçı” topluluğu bir anda tek vücut olup faşist bir güruha dönüşüvermişti. Havada uçuşan ırkçı cümleler vardı, bir kadın “Kürt diye bir şey yoktur” diyordu bağırarak. Irkçı marşlar ve hakaretler eşliğinde linç ettiler kardeşlik düşünü.  
Pek çok yerde halen yaşanan ve münferit diye açıklanmaya çalışılan linç kültürünün bir görünümüydü Kaya’nın uğradığı. Ancak o salonda bulunan topluluk, bunun münferit olmadığı gibi bir devlet politikası ve buna bağlı bir üst kültür olduğunu da gösteriyordu bize…
Bu halin gelişerek devam ediyor olması, farklı kimliklere mensup olanlarda ağır bir endişeyi büyütüyor bu gün. Sadece Kürt meselesinde değil, devletin kırmızı çizgilerine değen her konu açıldığında “bir iç savaş çıkarsa sen akan kanı gör!” denilerek dile getirilen bu kaygı, düşmanlığın öyle uzağımızda olmadığına işaret ediyor. 
Aynı endişeyi, mezhep çatışması ile maskelenmeye çalışılacak ırkçı saldırganlığı ve toplumun bu yönlü bir çatışmaya kışkırtılabileceğini bilenler de taşıyor. Ve Suriye’deki savaşın Türkiye’ye bir mezhep çatışması olarak yansıması ihtimali olarak gündeme getiriyorlar konuyu…
Bu minvalde Ramazan ayı, iktidarın sahte Müslümanlık anlayışı içinde kardeşlik, barış, hoşgörü yerine faşist saldırganlık için besi yeri olarak kullanılıyor. Oruç tutmayanlara yönelik saldırılar, başbakan talimatı ile gelen alkollü içki yasakları, son Yüksek Askeri Şura toplantısında masaya içecek konulmaması, başbakan’ın Alevilik konusundaki ipe sapa gelmez söylemleri ise alttaki kışkırtma için bir çeşit gaz. Bu yüzden oruç tutan tutmayana, sahura kalkan kalkmayana, camiye giden gitmeyene düşmanca bakıyor. En ufak bir itiraz Malatya’da yaşanan son örnekte olduğu üzere linç girişimine zemin oluşturabiliyor.
Aleviyim, oruç tutmuyorum diyene, “keşke öyle demeselerdi” diye cevap veriliyor. Alevi başka ne diyebilirdi diye düşündüğümde aklıma çocukluğum geliyor. Yaşadığımız mahallede Sünni gibi davranmazdık. Ama ulu orta Alevi gibi de davranmazdık. Orada barınmaya kararlı bir aile olarak, Aleviler hakkındaki ileri geri konuşmaları duymamak için kendi kabuğumuza dönmüştük alelacele. Kimseyle çok yakınlaşmadan, mesafeyi koruyarak kendi içimizde sürdü yaşamımız. Ta ki çocukluk bitip, çatışmayı göze alarak kimliğimizi ifşa edene kadar.
Başka bir açığımızı bulamayan komşularımızdan en hoşgörülü yaklaşım “hepimiz Müslüman değil miyiz?” lafı ile bağlanıverdi uzun zaman…
Geçenlerde bir dil kursunda Amerikalı öğretmen bir Türkiye’linin yapmayacağı bir şey yaptı ve inancımıza dair sorular sordu. Kendilerini, biri “biraz sosyalist”, diğer ikisi “Atatürkçü” ama hepsi hümanist, adil, özgürlükçü, meslek sahibi, “batılı” diye tanımlayan üç öğrenci daha vardı sınıfta. Hiç biri AKP’li değildi.
Oruç tutuyor musunuz? Müslüman değil misiniz? Tanrıya inanıyor musunuz?
Cevaplarımdan sonra esen serin rüzgar, sonrası oluşabilecek arkadaşlıkları bir anda toz duman ediverdi… Her şey gitti, geriye sadece Türk-Sünni yanları kaldı çünkü...  Bildiğim, kafamıza vura vura öğrettikleri bir şeyi yeniden düşündüm. Bir beyaz Türk’e kardeş olmak istiyorsan kimliğini, kişiliğini ya unutacaksın ya da görünmeden duyurmadan yaşayacaksın. Alevi Alevi olduğunu, Kürt Kürt olduğunu, Ermeni Ermeni olduğunu kimseye göstermez üstüne Türk-Sünni gibi davranırsa belki… O da bize gelmez!
Bir de bu memleketin sahici Müslümanları nerede diye merak ediyorum Ramazan vesilesi ile. Onlar da iktidarın hışmından korkup kendi içlerine mi saklandılar.