Dursun KAZAN

Korku, ‘gerçek veya beklenen bir tehlike ile yoğun bir acı karşısında uyanan coşku, beniz sararması, ağız kuruması, kalp, solunum hızlanması vb. belirtileri olan veya daha karmaşık fizyolojik değişmelerle kendini gösteren duygudur’ der sözlükler.

Peki hiç sordunuz mu kendinize? Korku; nedir diye? Ya da neden korkarız, niye korkarız? Korkan insan neden çok bağırır diye. Korktuğumuzu da kabullenmeyiz. Birilerine bir şeyler anlatırken sadece cesaretle yaptığımız işleri anlatırız. Korkularımızı yerin yedi kat dibine gizleriz. Kendimizi cesaret timsali gibi gösteririz. Oysa gerçekte korku ve cesaret ikiz kardeş gibidir, biri olmadan diğeride olmaz. Mahallenin en cesuru, en yiğidi bizizdir. Geçmişe dair hikayelerimizi anlatırken korktuğumuz şeyleri değil de, sadece yarısı doğru yarısı yalan olan yiğitlik hikayelerini anlatırız... Hiç korkmamışızdır ne işkenceden ne polisten ne askerden ne de tepemizde dönüp duran devlet teröründen korkmuşuzdur. Daha doğrusu korkumuzu cesaretle gizleriz, korkumuzu cesaretin arkasına gizleriz. Sen ne menem şeysin hey korku!

Korku hücrelerimize sinmiş koku gibidir.. Bazen bir kemanın melodisi, bazen iki nokta, bazen bir şelaledir korku. Gerçekte ise korku denizin taşıdığı çakıl taşıdır.

Korkunun derinliği çılgınlığı yoktur. Tek düze de değildir. Yanmış bir ağaç kokusu, kurumuş gül kokusu hiç değildir. Korku yalnızlıktır... Korku kuyunun dibinde ki taş gibi ağırdır..

Kalabalıkların, hatta milyonların içinde çırılçıplak durmaya benzer korku. Sesiniz çıkmaz, ölürsünüz ama farkında olmazsınız... Anlatamazsınız, koskocaman bir hiçliktir korku

İpi kopmuş bir uçurtma misali rüzgarda bir o yana bir bu yana savrulur durur korku... İliklerimizden akıp gitmesine seyirci kalırız. Dizlerimizin bağıdır korku, yeter ki bir çözülmeye görsün. Karanlıkla aydınlığın kardeş olduğu yerdedir korku. Birini yaşamadan diğerini yaşayamazsın.

Bazen fractal kırılma gibidir, korku nerden bakarsan bak aynı şeye benzer. Mesela Deniz kokmaz.

Korku... Korkularımızı, korktuğumuzu kimselere söylemeyiz. Rüya misali gizleriz içimizeki derinliklere. Ne kadar uğraşıp gömmeye çalışsak bile hep sol yanımızda durur korku...

Korku; hayatımız başladığı andan itibaren adım adım işler içimize. Bizi öcüyle, cızla korkuturlar. Hayatımıza korku ve birçok şeyle tanışmış oluruz o andan itibaren. İçinizden nehirler gibi akar. Şaşırmazsınız bile içinizden akan bu şeye. Kendinizi sık çalılıklarla kaplı bir ormanda yapayalnız bulursunuz her şey ürkütür korktur ama itiraf edemezsiniz kendinize..

Öyle bir noktaya gelir ki korku ya dikileceksindir karşısına ya da yok olup gideceksindir... Bu öyle bir duygudur ki içine kurt düşmeye görsün bir kere bitirir insanı. Korku ölümden beterdir. Artık sağın solun korku duvarıdır. Korku ve yalan ikiz kardeştir. Korkaklar yalan söyler yalan onların yaşam biçimi olur. Bugün AKP’nin başındaki Recep Tayyip Erdoğan’ın içine düştüğü durum budur. Ölüm gibi dikilmiştir korku karşısına. Bağırması, yalan söylemesi bu yüzdendir. İliklerine sızan ölüm korkusu değildir. Ruhuna hücrelerine sinen kaybedersem bana ne olacak korkusudur. Hırçınlığı yalancılığı ömrünü uzatmak istemesindendir.

Gelelim Tayyip’in korkusunun sebeplerine.

Bazı araştırmacılara göre, doğuştan getirdiğimiz üç “temel korku” söz konusudur. Bunlar:

1- Dokunma duyusu ile hissedilebilen çok soğuk ve çok sıcak uyarıcılardır.

2- Aniden beliren çok yüksek sesler.

3- Yüksekten düşme tehlikesi.

Aha işte Recep’in asıl korkusu bu iki son şıkta gizli. Aniden beliren yüksek ses; muhaliflerin ilk kez sesleri bu kadar gür çıkıyor ve ilk kez özgürlükleri için birlikte hareket ediyorlar. En sağcısı bile Kürt meselesinde Reis’ten farklı düşünmeye başlamıştır. Korkudan kaynaklı söylediği yalanlar bir bir çürütülürken, nasıl korkmasın Kasımpaşa cengaveri?

Gelelim yüksekten düşme meselesine. Hayal bile edemeyeceği kadar yükselmiş lakin genel kültürü, bilgi ve birikimi bu yükselişi kaldıramadığından kendisinin de farkında olduğu bir düşüş korkusu sarmış tüm benliğini, ilk kez bu kadar açık şekilde yaşamaktadır. Seçilemezse sadece çaldıklarından dolayı değil Sur’da, Cizre’de bodrumlarda yakarak katlettikleri, sokaklarda günlerce kalan ölülerimizin hesap sormasından tutun da insanlığa karşı işlediği suçlardan dolayı uluslararası mahkemelerde yargılanma durumuyla karşı karşıyadır. Başkan olursa yargılanma durumundan kurtulacaktır, çünkü yasaları ona göre yapmıştır. Hiç bir şekilde mahkeme karşısına çıkmayacaktır. Bütün pazarlıklarını buna göre yapmaktadır.

Temel korkular dışında kalan korkular “Öğrenilmiş korku” olarak kabul edilir. Korkular ona süreç içinde travmatik sorunlar olarak geri geliyor. Kasımpaşa canavarı bir nevi korku ekip korku biçerek yaşıyor. O yüzden de korku; kendi bütünselliğinde çok geniş alana yayılmakta. Yükseklik korkusu, canlı hayvan korkusu, kapalı alan korkusu (aynı zamanda fobi olarak nitelendiriliyor bu korkular), iktidarı kaybetme, karanlıkta kalmak korkusu derken yaşam alanlarımızı işkence haline çeviren bir durum. Şizofren kişiliği ile tüm ülkenin üzerine karabasan gibi çökmüş durumda. 24 Haziran bu karanlığı yırtma günü olacak mülksüzler açısından.

Peki, bu kadar derin bir konu olan korkularımızı bedenimizde tetikleyen ve etkilenen sözcükleri hapsetmek istemesi kendi gerçeğinden başka her şeyi ret etmesi; şizofrenin uydurduğu yalana inanması, bu yüzden artık onu dinlerken söylediği yalanlara inanan bu adama sadece açıyorum. Kendi korkularına esir olmuş bir zavallı. Diploma örneğinde, yasaları değiştirip aday olabilecekken yalana yaslanması, uydurduğu yalana yürekten inanmasındandır. Korkunun hücrelerine nüfus etmesi ne bir yalnızlık hayali ne bakır tadı onun için. Onun için sonun başlangıcı. Bizim içinse oyunlarımız yağmur sesi, karanlığın içinde melodi gibi duruyor artık...