“Hayatımda birçok hata yaptım, irili ufaklı birçok hata... Fakat tüm hatalarımın özünde bir şey yattığını söyleyebilirim. Her hatamı yeterince radikal olamadığım için yaptım”. Bu sözleri Jean-Paul Sartre 1975 yılında söylemiş. Bugünlerde Mesud Barzani’nin ağzından çıkabilecek en anlamlı söz öbeği gibi duruyor. Hemen her küresel ve bölgesel aktör karşı çıkarken bağımsızlık referandumu yapmak radikal ve tarihsel bir adımdı. Ama bugünden bakınca, Ortadoğu standartlarında yeterince radikal olmadığı anlaşılıyor. Nitekim her ne kadar KDP çizgisi KYB’yi İran’la anlaşmakla ve IŞİD’e karşı mücadele sürecinde elde edilen topraklardan çekilmekle suçlasa da, KDP’nin de birçok bölgede aynısını yaptığını gördük. Bu kararsızlık ve direniş yoksunluğu hali hala da devam etmekte. YNK peşmergeleri direnmese bile, KDP’nin direniş hattı oluşturması durumunda ardında halk desteği bulabileceğini son günlerde gerçekleşen dağınık ama öz savunma refleksli toplumsal eylemler üzerinden net bir şekilde ortaya çıktı. Bir de Mesud Barzani’nin referandum kararı alırken hiçbir şekilde B veya C planı yapmadığı…
Ortadoğu gibi gündelik hayatın bile tamamen şiddetle örüldüğü bir coğrafyada devlet kurmak için bir adım atmadan önce topyekün direnişi göze almamış olmak, en basit ifadeyle naifliktir. Peşmerge ciddi sivil ve askeri kayıplar vermeyi göze alarak direnmeyi seçmiş olsa, yani Ortadoğu standartlarında yeterince radikal olsa bugün bambaşka bir siyasi süreç içinde olunacaktı.
Referanduma 11 gün kala, 14 Eylül tarihinde Barzani ve McGurk’un Duhok’ta yaptığı toplantı sonrasında ABD çok net bir şekilde referandumun yapılmasını istemediğini belirtmişti. Sonraki günler, referandumun ertelenmesi için ABD’nin Irak ve Barzani arasında yürüttüğü mekik diplomasisi ile geçti. 23 Eylül 2017 Mesud Barzani’ye ABD Dışişleri Bakanı Tillerson tarafından yazılmış bir mektup yollandı. ABD’li ve İngiliz diplomatlar referandumu erteletmenin yollarını ararken, mektup fikri KDP içerisindeki bağlantıları üzerinden gelmişti. Bu mektubun Barzani’ye iletilmiş son hali, ABD yönetimi tarafından Bloomberg’deki gazeteci Eli Lake aracalığıyla 13 Ekim’de kamuoyuna sızdırıldı.
Mektubun içeriğinde; Kürdistan Bölgesel Yönetimi ile Irak Hükümeti arasındaki tüm tartışmalı konuların diyalog yoluyla çözülmesi adına 1 yıl sürecek, ABD ve BM’nin desteği ile gerçekleşecek bir çözüm süreci önerisi vardı. Mektuba göre, petrol paylaşımından tartışmalı bölgeler konusuna KBY’nin yurtdışındaki diplomatik misyonundan peşmergelerin maaşlarına kadar tüm temel çatışma gerekçeleri sulh ile çözülecekti. Ama en önemlisi, bu diyalog süreci başarılı olmazsa, ABD, bağımsızlık referandumu yapılmasını destekleyecekti. Peki Barzani bu teklifi neden kabul etmedi? Eli Lake, Barzani ile görüşen heyetteki İngiliz bir diplomata, Barzani’nin, “Bu teklif daha önce gelmiş olsa kabul ederdim ama geldiğinde yurtdışındaki Kürtler referandum için oy kullanmaya başlamışlardı” dediğini söylemiş. ABD gerçekten istemiş olsa, taslak hali 20 Eylül’de bitirilen mektubu daha önce de iletebilirdi. Barzani ise bu son dakika hamlesine ve Irak hükümetinin bu anlaşmaya razı geleceğine güvenemedi.
Mektubun sonra basına sızdırılmasından da anlaşıldığı üzere, ABD ve geniş anlamda Batılı güçlerin bağımsızlık referandumu meselesini diplomatik yollarla çözmeye güçleri yetmedi. Buna mukabil, referandum sonrasında olası çatışmaları engellemek için ciddi bir hamle yaptıklarını da doğrusu görmedik. Irak ile KBY arasında bir denge politikası yürütme çabası, IŞİD sonrası için Irak’ta belirli bir stratejisi olmayan ABD’nin risk almaktan kaçınma hali, İran için açık bir siyasi fırsat oluşturdu. İddialara göre, Mam Celal’ın 7 Ekim’de yapılan cenaze töreninde İran ile YNK arasında bir anlaşma sağandı. İran’ın koordine ettiği Kerkük harekatı, Erbil’den Bağdat’a müzakereler için bir heyetin gitmesinden hemen önce yapıldı. Daha da önemlisi, ABD’nin İran Devrim Muhafızları Ordusu’nu terör örgütleri listesine almasından 3 gün sonra… İran’ın Irak denkleminde en net biçimde gördüğü şu: ABD’nin IŞİD sonrasındaki yeni güç dağılımında Irak’ın geleceğine ilişkin net bir planlaması yok ve sahip olduğu muazzam siyasi ve askeri güce rağmen kriz anlarını yönetemiyor. Haliyle, ABD’nin potansiyel kudretine rağmen gerçek anlamdaki kudretsizliği ise İran gibi bölgesel aktörlerin var olan siyasi boşluğu doldurmaları ile sonuçlanıyor. Bugün her ne kadar façayı çizdirmemek adına ABD’lilerin sürecin kendi kontrolleri altında olduğuna dair pozlar kesiyor olsalar da, ABD, Irak’taki en iyi müttefikini yani Kürtleri kendi elleriyle İran hegemonyasına terk etmiş durumda. ABD için aslında bir fiyasko.
Vardığımız bu noktadan sonra Güney Kürdistan’daki senaryoların hemen hepsi siyasi ve askeri karışıklıklar ve istikrarsızlar bulutu içinden çekip çıkarılacak ihtimallerden oluşuyor. İran ve Irak’ın planı ise Kürtleri siyasi ve idari anlamda bölmek, iç çatışmaları körüklemek ve sürekli yeni tavizler koparmak olacak. Bu durumda, askeri suskunluk devam ederse, Güney Kürtlerinin 1991 sürecine kadar gerilmesi olasılık dahilinde. Türkiye’ye verilen Ovaköy sınır hattının açılması ve Rojava’nın Irak bağlantısını koparma gibi sözleri İran’ın ne ölçüde yerine getireceği ise hala belirsiz. Müzakerelerin başarısız olması durumunda yeni bir çatışma sahasının ortaya çıkması kuvvetle muhtemel.
Tüm bu belirsizlikler içinde net olan tek bir şey var: Sahip olduğu toprakları yüzde 40’ını, petrol gelirlerinin yüzde 50’sini bir gecede kaybeden Kürdistan Bölgesel Yönetimi liderliği siyaseten tükenmiş durumda. Bu içe çökme hali, Kürt milliyetçiliğinin sürekli yükselişine tanıklık ederek büyümüş ve nüfusun neredeyse yarısını oluşturan 16-28 yaş arasındaki kuşak için yeni siyasi arayışlar içine girmek anlamına gelecek. Goran’dan Cihatçılarla ilişkili İslami Kürt Partilerine, PKK’den yeni ortaya çıkacak oluşumlara kadar Güney Kürtleri için siyasi-toplumsal haritanın değişmesi söz konusu. Bu objektif koşullar, Sartre’ın ulusal kurtuluş mücadeleleri için söylediği, “Yeni bir kuşak geldi ve sorunun konumunu değiştirdi” sözünü akıllara getiriyor. Kısa vadede olmasa bile, uzun vadede bu ihtimal hiç olmadığı kadar açık.