Emekli olduğumda dünyalar benim olmuştu ama 1 hafta sonra bunun böyle olmadığını çabuk anlamıştım. Sabah istediğim saate kadar uyur, evin hakimi olur (Gündüz kimse olmayacak ya), aheste kürek çeker misali yaşayacağımı sanmıştım. Sanırım emekli olanlar, bütün çevrelerinin de aynı anda emekli olduğunu sanıyor. Oysa öyle olmuyor, yaşam aynen devam ediyor.

Referandum kapıya dayanmış, ben de o günkü yazımı düşünüyordum. Birden emeklilikten istifa ettim ve ev halkını kaldırmam gerektiğini anımsadım. Sizde de var mıdır bilmiyorum ama birisini uyandırmaya usulca gideriz. Oysa insanlar usulca uyanamaz, sonra da çocuklarımıza „Yavrum, neden kalkmıyorsun…“ diye kızarız.

İlk önce eşimi uyandırmam lazım, uyandıracağım ya, sessizce girdim odaya, „Aşkım, işe geç kalacaksın bitanem… Hadi uyan artık…“ dedim, dedim ama o kadar sessizim ki eşim bunu ninni sanıp gerinerek horlamaya başladı. Sesimi biraz daha yükselttim ve „Meleğimmmmm…“ diye gayet uyandırıcı bir şekilde seslendim. Baktım olmuyor, üçücüsünde „İşe gitmeyecek misin nartanem…“ dememle birlikte „Hayır“ dedi ve yataktan kalkıp hazırlanmaya başladı.

Uyku sersemidir diye karımın yanından ayrıldım ve kızımın odasına girdim. Akşam sınavı olduğunu söylemişti, ona da sessizce yaklaştım ve „Hadi güzel kızım, bu sabah sınavın var…“ dememle birlikte tek gözünü açıp, „Hayır baba, sınavıma iyi çalıştım, hemen hazırlanıyorum…“ dedi.

Garip garip baktım kendisine, emekli olduğum için benim bunayıp bunamadığımı kontrol ediyorlar diye düşündüm ve diğer kızımın yanına gittim. „Güzel kızımmmm, canım, işe geç kalıyorsun, yavaş yavaş kalk artık…“ dememle yataktan fırladı ve „Hayır babacım, işe geç kalıyorum…“ dedi ve koşarak banyoya gitti.

Oturdum onun yatağına ve akşam ne kadar içtiğimi düşünmeye başladım. Öğlen yediğimi anımsamaya çalıştım. İçmemiştim ve öğlen yediğimi de bal gibi anımsıyordum. Sonra kendi kendime gülmeye başladım ve işe geç kalan kızıma niye „Yavaş yavaş kalk artık…“ dediğimi düşündüm. Garip cümle yapılarımız var bizim.

İşin en zor kısmına geldim, oğlumu uyandırmam gerekiyor çünkü kitap fuarına gidecek ve uçağı kaçırmaması gerek. „Canım, oğlum, hadi kalk, uçağı kaçıracaksın sonra…“ dememle zıpkın gibi doğrulup yatakta, „Hayır baba, iyi ki uyandırdın, yoksa uçağı kaçıracağım…“ dedi.

Sersem sepelek mutfağa girdim ve kahvaltı hazırlamaya çalışıyorum ama olmuyor, beynimin her köşesinde „Hayır“lar ötüyor. „Kızlar, size yumurta yapıyorum, oğlum sana da tost, aşkım senin de kahven hazır…“ dememle, koro halinde „Hayır baba, çok teşekkür ederiz, geliyoruz hemen…“ dediler, dediler demesine de ben patlamak üzereyim.

Sonunda karım mutfağa geldi ve „Hayırlı sabahlar aşkım…“ demesiyle patladım ve, „Eeeee yeter be, sabahtan beri ne desem „Hayır“ diyorsunuz, delirdiniz mi siz, yoksa bana emekli, bunamış ihtiyar muamelesi mi yapıyorsunuz…“

Hepsi karşıma geçti, nasıl gülüyorlar anlatamam, üstüme başıma bakıyorum yok bişey, etrafıma bakıyorum, her şey emekli olmadan önceki gibi. Sonunda kızım dayanamadı ve „Babacım, biz karar aldık, referandum bitene kadar her şeye „Hayır“ diyeceğiz ve bir çeşit gizli propaganda yapacağız. Sen de katıl bize, bu da bizim ailenin bir metodu oldun…“ deyince rahatladım, sadece emekli olmuştum ama iş dışında bütün yaşam aynen devam ediyordu, anlayacağınız ailem tarafından bunama kontrolünden geçmiyordum.

Akşam eşim geldi, kapıdan girer girmez „Aşkım, beni seviyor musun?“ diye sordu, ben de gözlerinin içine bütün sevecenliğimle bakarak „Hayır“ deyip sarıldım ve öptüm onu…