Son bir kaç yıldır Türkiye’nin bir yol ayrımına geldiğini, sistemin eskisi gibi yürümeyeceğini sık sık vurguladık. Bu açıdan devrimci-demokratik güçlerin sürece müdahil olmalarını, yoksa faşist kesimlerin etkinlik kurmak için çalışacaklarını belirttik. Nitekim bugün yaşananlar da bunu artık açıkça gösteriyor.
Cuntacılar 12 Eylül faşist darbesiyle devleti ve toplumu dizayn etmek istediler. Buna göre anayasa ve yasalar hazırlandı. Ekonomiden dine kadar her alan bu esaslara göre ele alındı. Toplumun zihniyet dünyası buna göre hazırlandı. Bu çarka çomak sokan tek güç PKK önderliğindeki direniş oldu. Kürt halkının örgütlenmesi, serhildana kalkması giderek bu boğucu atmosferi delmeye başladı. Bu açıdan devleti yönetenler hep PKK’yi ve Kürt halkını baş belası olarak gördüler. Bu beladan kurtulmak için savaş ve kriz içinde ülkeyi yönetmeyi esas aldılar. 2000’li yıllara kadar sıkıyönetim ve OHAL’le geldiler. 2002’de AKP iktidara geldiğinde hala OHAL tümüyle kalkmış değildi.
Bu süreler içinde iktidara gelen tüm partiler savaş politikalarının bir parçası olmuş ve yıpranıp gitmişlerdir. Savaşa endeksli bir politika ve yönetimin gideceği başka bir yer de yoktu. Ya savaşı kazanacaklardı ya da yıpranıp gideceklerdi. Nitekim dönemin partileri kullanılıp çöpe atıldılar denilebilir. Sistem her yönüyle tıkanmıştı. PKK önderliğinde Kürt halkının direnişi ırkçı ve faşist yapılanmaların maskesini düşürmüş, her yönüyle teşhir olmalarını sağlamıştı. Bu çıkmazdan kurtulmanın en kalıcı ve gerçek yolu, demokratik ve barışa dayalı bir projeyi esas almaktı.
Erdoğan bu ortamda, tükenmiş siyasal yapılar üzerinden iktidara geldi. Önder Apo 1 Eylül 1998’den beri ateşkes ilan etmişti. Bu ateşkes 2004’e kadar sürecekti. Erdoğan sorunu stratejik ele alıp çözmek yerine hep taktiksel ve iktidarsal açıdan araçsallaştırmayı esas aldı. AB’ye gireceğini, reformlar yapacağını söylese de, bunu göre zihni ve siyasal bir hazırlığa ve dönüşüme kendisini ve partisini hazırlamadı.
Erdoğan devlete yerleştikçe devletleşti. Irkçı ve faşist söylemi giderek kendisini ele verecek kadar aleniyet kazandı. Tüm güç ve enerjisini iktidarda kalmaya harcadı. Bu uğurda gözü kara davrandı. Her türlü yolsuzluktan, rant paylaşımına, basını ele geçirmekten her kesimi kullanmaya kadar ileri gitti.
Erdoğan yönetimindeki AKP ve devlet kriz ve savaş politikalarının dışına çıkamadı. Sistem giderek tıkandı. Önder Apo’nun girişimleri, sorunu barışçıl yollardan çözme ve Türkiye’yi demokratikleştirme projeleri bu ırkçı ve faşist zihniyet duvarına çarptı. Türkiye’nin ciddi bir tıkanmaya gittiği ve yol ayrımında olduğu artık ortadaydı. İşte bunu görüp demokrasi güçlerinin devreye girmeleri gerekiyordu.
Erdoğan’ın demokratik bir politik kulvara girme niyeti ve hazırlığı da yoktu. Bu durumda açık ki, darbe mekaniği devreye girecek, faşist ve ırkçı politikalar derinleştirilecekti. Nitekim demokrasi güçleri tehlikeyi görüp alternatif olamayınca diğer seçenek öne çıktı. 24 Temmuz 2015’ten beri kapsamlı bir saldırıyla Erdoğan savaşı başlattı. Maskesi de düştüğü için açık faşist yüzünü gösterdi. MHP ile ittifak kurdu.
Bu ittifakın ürünlerinden birisi de 16 Nisan’da yapılan referandumdu. 12 Eylül faşist anayasası restore edilerek daha otoriter bir yönetim ve rejim yapılanmasına gidildi. Yasama, yürütme ve yargı giderek tek elde toplanmaya başladı. Pratikte bunlar zaten tek elde toplanmıştı. Ancak referandumla buna yasal bir kılıf uydurulmaya, meşru gösterilmeye çalışıldı.
Darbe üstüne darbe, OHAL ve terör ortamına rağmen Türkiye halkları Erdoğan’a istediği desteği vermedi. Ancak hile ve oyunlarla yüzde ellinin üzerine çıkabildiler. Normalinde referandumu devletin tüm olanaklarını kullanmalarına rağmen kaybettiler. Bu sonuçlar muhalif kesimlerde ve demokratik çevrelerde belli bir umut yarattı, morallerin yükselmesine yol açtı. Erdoğan gidişatın parlak olmadığını biliyor. Bu açıdan hemen AKP’nin başına geçti. Bu durumda seçimleri kazanma ihtimali kalmadı.
Avrupa, ABD ve Türkiye’deki siyasi çevreler Erdoğan’ı fazla ciddiye almadılar. Daha doğrusu böyle bir tehlike kaynağı olacağını hesaplamadılar. Hafife aldılar. Diğer partiler ve politikacılar gibi ele aldılar. Hitler’in çıkışında da böyle olmuştu. Avrupa tehlikeyi geç fark etti. Bunun bedeli de Avrupa’nın baştan başa yıkımı oldu. Aynı durum şimdi Erdoğan için de geçerlidir. Kimse artık Erdoğan’ın seçimle iktidarı bırakacağını beklemesin.
Hayır oylarının yüzde elli olması tek başına sorunu çözmüyor. Erdoğan tehlikeyi gördüğü için daha çok çalışacak ve saldıracaktır. Hayır diyen bloku parçalamaya devam edecektir. Bu açıdan Erdoğan diktatörlüğüne hayır diyen güçler hızla örgütlenmek durumunda. Demokratik taleplerde ısrarlı olmalılar. Faşist uygulamaları karşı sert bir direniş sergilemeliler. Başta Kürtler olmak üzere tüm ezilenler demokratik bir cephe oluşturmaya ağırlık vermeli. Birliğe ekmek sudan fazla ihtiyaç var. Ayrı durmak, çelişkileri öne çıkarmak Erdoğan’ının ekmeğine yağ sürer.
PKK ve Kürt halkı faşizme karşı hep direnişin öncülüğünü yaptı. 12 Eylül rejimini çıkmaza sürüklediler. Şimdi de Erdoğan faşizmine karşı aynısı yapılmaktadır. Üstelik kırk yılın birikimi ve deneyimini arkasına almış olarak. Mücadele Kürdistan’ın dört parçasına yayılmış. Ortadoğu hareket halinde. Artık Türk ırkçılığının geleceği yoktur. Erdoğan ve Bahçeli zihniyeti özgürlük ve demokrasi taleplerini bastıramaz.