7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra gerçekleşen 1 Kasım 2015 seçimlerinde AKP oylarını artırmasaydı, çatışmalı süreç ve ultra milliyetçi söylem kendisine bu denli toplumsal meşruiyet sağlayabilir miydi? AKP, bu meşruiyet üzerinden siyasi manevralarını devam ettirerek MHP’yi ve Ergenekon’u eklemleyip referandum arifesine gelebilir miydi?
7 Haziran’da 14 yıl sonra tek başına iktidar olma şansını yitiren AKP, faturayı çözüm süreci ve Kürtlere kesmişti. Bu sebeple iktidarını tekrar tesis için çatışmalı süreci başlattı ve 1 Kasım seçimlerinde tek başına iktidar oldu.
7 Haziran ile 1 Kasım arasında dost-düşman ayrımlı siyasetini devreye koyan AKP, çatışmadan umduğu medeti elde edince bu ‘seçim stratejisini’ tahkim ederek merkez yaklaşım şeklinde elde aldı ve geniş bir çerçevede siyasetinin ana hattına oturttu. Kürtlerin yeniden kolonizasyonu ve Türklerin oto-kolonizasyonu temel hedef haline gelmiş, bu süreç toplumdaki ‘şok’ durumu ile birlikte AKP’ye yaramıştı.
Çatışmasız sürecin sonunda yapılan seçimlerde hezimet yaşayan AKP’nin siyasal kodlarının Makyavellist ve Schmittyen eksenleri göz önünde bulundurulduğunda, 1 Kasım öncesi ve sonrası yaklaşımı açığa çıkarılabilir. Bu kapsamda devam eden süreç ile AKP, Suriye ve Irak başta olmak üzere dışarıdaki her yenilgisini içeriyi baskılayarak ve dev propaganda araçları ile halisüne ederek aşmaya çalıştı. Böylece hem içeride iktidarda kalmanın kısa vadede dengesini bulabildi hem de dışardaki yenilgiyi içeriye başarı olarak satabileceği bir zemini yakaladı.
Şüphesiz ki bu sosyal atmosferde Türkiye’de iktidar için 'kurucu öteki' Kürtlerdir. İktidar Kürt karşıtlığı temelinde hem beş benzemez siyasi aktörü blok haline getirebilmekte hem de devletin yenilmesine yeni bir sömürgeci anlayışla rıza aramaktadır.
Türkiye’de siyaseten kurucu bir fikri barındıran ve yeni bir dönemin merkezinde yer alan referanduma bu zeminde gitmekteyiz.
Yüz yıl önceki gibi...
Cumhuriyetin ilk yıllarındaki motivasyona benzer bir etnik konumlanma söz konusudur. Yine o döneme benzer bir konumlanma da küresel anlamda işler durumdadır. Birinci Dünya Savaşı sonrası dönem, küresel anlamda ulus-devletleşmenin hızlandığı bir dönemdi. Kemalist kadrolar zamanın ruhunu okuyarak 'yanlış' cumhuriyeti kurdu. Yine günümüzde kapitalizm teknik anlamdaki hıza siyasetin yetişememesinin krizini yaşamaktadır. Bu kapsamda dünyanın birçok yerinde otoriter sağ popülizmler iktidara yürümektedir. Böylece genişleyen sağ popülizmler coğrafyası, hız dünyasının siyasi boyutu iddiasıyla kendisini alternatif olarak sunmaktadır.
Hem Türkiye’de hem dünyada gerçekleşen bu değişimin demokratik ve özgürlükçü bir yere evrilmesi için önümüzdeki ilk randevu, 16 Nisan referandumudur. Kürt coğrafyasının bu referandumla ilgili iki belirleyiciliği olacaktır. İlki siyasal anlamda referandumun sonucunu (Türkiye geneli için) etkileme, ikincisi de sandıklardan çıkan sonucun yaşatacağı siyasal etkilerdir. Total sonucun öneminden bağımsız olarak Kürt coğrafyasının 'Hayır' tutumunu sergilemesi, siyaseten belirleyici olacak ve 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra devreye konan anti-Kürt politikalarının iflasını ilan edecektir. Ayrıca hızla otoriterleşme ve popülizme doğru giden küresel sürece Türkiye ve Ortadoğu açısından demokrasi ve özgürlük talebinin aktif katılımı sağlanacaktır.
Spinoza’nın belirttiği üzere devlet, ruhlara yöneldiğinde şiddet uygular fakat asla ruhları teslim alamaz. Nitekim siyasi tarihin bir okuması da ruhlara yönelik şiddet uygulayan iktidarlar ile ruhlarını teslim etmeyen direnenler arasındaki savaşımdır. Onun içindir ki iktidarın kurucu ötekisi, madalyonun diğer suretinden bakıldığında aktif siyasal özne ve oyun kurucudur.
Bu bağlamda 16 Nisan referandumu Kürtlere oyunu yeniden kurma fırsatı vermektedir. Sürdürülemez bir çatışmalı sürecin ve Ortadoğu’da güç olduğu aşikar hale gelen bir halkı yok saymanın affedilemez bir hata olduğu mesajı ilk elden ancak 16 Nisan referandum sandık sonuçları ile verilebilir. Bu kapsamda yeni bir argümana gerek yok. Unutulmamalı ki, Demirtaş hepimiziz. Silvan, Sur, Cizre’de hepimizin evi yıkıldı. Gözaltına alınırken kapısı kırılan eşbaşkan da, gözaltına alınırken kafası basılmak suretiyle Kürtleri 20 yıl öncesine götürmek isteyenlerin hayallerini mevta eden grup başkanvekili de biziz. Ve belki de en önemlisi gelecek kuşakların nasıl bir siyasal atmosferde ve kimlikle yaşayacağının belirleyicisi biz olacağız.
Zafer yakın, rastgele!