Oysa içinde debelendikleri rejim, yalan ile talan üstüne kurulu kanlı bir arenaydı. "Demokrasi" dedikleri ise seçilmişler tahtaravallisi diktatörlüktü. Utanma adını taşıyan değer yargısı, ta başında iflas etmiş, hukuk hiç uğramamıştı. Her gelen, keyfine uygun olarak düşman icat edip analarını ağlatıyor, toplumun yarısı yas tutarken, onlar ihtiyaçları kadarını da değil, götürebildikleri kadarını götürüyorlardı.
Turgut Özal-Süleyman Demirel ikilisi, Peygamber İsa’nın doğumunun 2000 yılına iki adım kala, Türk tipi demokrasinin seçilmiş hükümranı, Kürdistan ise insan mezbahanesiydi. Mafyayı bile utandıran çeteler, insan kaçırıyor, işkencelerle yok ediyor, helikopterlerden diri diri kayalıklara atıyor, ordu Kürt köylerini uçaklarla bombalıyor, günümüzde yer yüzünün utancı haline gelen AKP iktidarı da, 2006 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) gönderdiği savunmada "köyleri PKK bombaladı" yalanıyla vahşete ortak çıkıyordu.
Oysa AKP, kendi icadı dini söylemle (bunun yalan, talan ve dolar balyalarına kılıf olduğu ortaya çıkıncaya kadar) "Müslüman"dı. "Müslüman yalan söylemez" ama, AKP’nin devraldığı çetelerce, yalanı AİHM tarafından yüzüne çarpılana kadar, sokakta katledilmiş Uğur Kaymaz çocuk teröristti. Roboskî Katliamı, Erdoğan tarafından kutlamayla takdir edilen zaferdi.
Medya, toplumların vicdanıysa eğer, vicdanlar katillere övgü yağmuruyla görevli, onların insaniyet menzilinde boğazlanan masum ve mazlum Kürtler teröristti.
Katliama övgü gölgesinin kuytuluklarında ise Türk halkı da soyuluyordu. Özal dönemi, davulları yarıp geçen Jaguar motifiyle simgeleniyor, muhterem hırsızlar, saygın soyguncular, kendi mahkemelerinde, "ulan pezevenk, rüşvetin belgesi mi olur?" diyerek birbirinin üstüne yürüyordu.
Demirel bankaları dolandıran adamını bankalardan sorumlu bakan yapıyor, kendisi de halkın vergilerini özel kasası niyetine kullanıp, "verdimse ben verdim" diyordu. Başbakanı Tansu Çiller gece yarısı banka açtırıp, çuvalla dolar götürüyor, akıbeti ise meçhul kalıyordu.
Türk tipi demokrasi buydu. Türk toplumu, öldürülmüş yaban hayvanın yasını tutuyor, ama tek suçları yerli ve kendileri olmak olan Kürtlerin, soykırımı serbestti. Ve Kasımpaşa gecekondularından, pençelene pençelene pençe tutmaz olmuş delik pabuçla, sırtında "kalpazanlık" suçlamasıyla gelen Recep Tayyip Erdoğan çok Müslüman, çok dindar olmaktan helak, düzenin yeni Şahı Merdan'ıydı.
Ağzında Allah, din, iman söylemi, bu dünya aç yatıp, midesi guruldayarak uyanan kalabalıklara öbür dünyada cennet vaadedip, camiler inşa ederek, önlenemez yükselişe geçiyordu. Kandırma dolambacında Kürtlerin Müslümanlığını da beğenmiyor, onlara Zerdüşti diyor, Alevileri inkarla kendi dinine çağırıyor, "din, iman, Peygamber yolu" diye diye ağlayarak, sıfırdan dolar imparatorluğuna yükselmiş Fethullah Gülen adında eski din memuruyla, koalisyon halinde zenginiklerin ufuklarına kanatlanıyordu.
Bu alemin ortasındaki kişilerden biri olan İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Prof. Hüseyin Hatemi, geçenlerde "kutsal ortak" Fethullah Gülen’in kimliğini anlatırken, 1980’lere kadar, MİT’in verdiği görevleri yerine getiren, görevini kahvehane baskınlarına kadar götüren adam olduğunu söylüyor devam ediyordu:
"Terör olaylarına katılan ülkücüler arasında adı geçtiği için Evren Paşa hükümeti zamanında istenmeyen adam oldu. Bu yüzden bir müddet Türkiye’den ayrıldığı söylenir. Yanılmıyorsam Suriye’ye gittiği söylenir. 1986-1987 yıllarında buna özel bir görev verildi. Zannediyorum ki ülkücülere, milliyetçilere yakın o düşüncede olanların verdiği bir görevdi. Tıpkı, bir ara çakma Hizbullah çıkartılması gibi Kürtlerin çoğunlukla dahil olduğu bir hareketin (Nurculuk) karşısına "Türk Nurculuğu çıkararak bölelim" görevi verildi. Özal hükümeti zamanında askeri vesayet hafifleyince 1985’lerde Türkiye’ye döndü ve İzmir’de artık terör faaliyetlerine karışmayan açıkça Nurculuk da demediği, ağlayarak vaazlar vererek taraftar toplamaya başladı. O zaman ABD Büyükelçisi Özal’a referans oldu."
AKP, Gülen teşkilatının desteğiyle iktidar ve hükümet ortağı oldu. Aralarında patlak veren paylaşım anlaşmazlığı iç savaşa dönüştü. Savaş meydanında, aç gözlülüğün serpintileri saçılıyor. Din, iman bir yana savruldu. Gerisinde halkın malına, mülkü, parasına hücum belirdi. Aile kaşhaneleri, beğendiği her yere kondurulmuş villalar, dolar balyalarının istiflendiği evler...
Başbakan’ın, oğluna "paraları naklederek sıfırla, polis baskını var" talimatı, dünyada bir ilktir. Mafya literatüründe bile yeri olmayan...
Bu utancın internetle saçılmasından sonra, "insan içine çıkamaz" denilen Recep Erdoğan, bana mısın demeden, meydanlarda Türk halkına demokrasi ve "istiklal savaşı"nın baş komutanı edasında. Dünyada ibretliktir, bu. Çünkü, soyulmaktan hoşlanan aç kalabalıklarca karşılanıp, kucaklanıyor.
Kürtlere gelince, Türk tipi demokrasi, götürenler tahtaravallisidir. Biri gidince demokratikleşme olur kurtuluruz masalı, tekrarlanan yanılgı, aldatmacadır.
Çünkü, hasta olan bunalım mikroplu sistemdir. Tahtaralliden birinin inip, ötekinin binmesiyle demokratikleşme masaldır. Onun için herkes kendi mücadelesine baksın!..
Rejim bunalımı ve Kürtler
Türk aydınları, ülkelerinin kanlı rezaletleri ortasında durup etrafa bakınırken, kişilik bulma çabasıyla "Afrika ülkeleri ve Kuzey Kore’de bile" diyerek başkasını aşağılıyor, bununla "demokrasilerini" yüceltiyor, "insaniyetten pay" çalmaya çıkıyorlardı.