Hayatın ve varoluşun, bereket ve doğasal evrenin sembolize edilmiş hali olarak görülen annenim. Senin annen. Sana kan, can, ruh veren, neolitiğin kutsallığında yoğrulan annenim ben. Yani bedenin, yüreğin, canın ve kanın, en derin haliyim ben… Eğer başka bir cümleyle izah etmem gerekiyorsa ben senim, oğul. Ve seni ruhumdan, kanımdan, dünyamdan bir parça olarak insansal evrene armağan ettiğimde, anneliğin kutsallığı ve onun yaşama karşı sorumluluğunun ne demek olduğunu bir kez daha bilincime kazırcasına çok daha iyi anlamış oldum.
Oğul, tarifi mümkün olmayan bir acının altında adeta ezilerek haykırıyorum sana: Acı çekiyorum, acıların acısını hem de. Yaktığın ateşin alevleri bana da sıçradı oğul. Bedeninde yükselen o kutsal ateş, anneliğimin kutsal bedenini de yakıp kül etti, yürek yangını oğul. Sen çırpınırken ama aynı zamanda onurluca dururken o alevler içinde, beni de alevlere kurban ettiğini biliyordun oğul. Bunu bile bile yaparken savunduğun ideallerini, uğrunda savaştığın erdemli düşünce ve güneşli bilinci bana da ulaştıracağını da biliyordun mutlaka...
Ve başardın bunu oğul, evet, başardın, başardın bunu... Şimdi bana verdiğin bilinçle, bana aşıladığın yeni bir ruhla bambaşka bir dünyanın, çok daha anlamlı bir sevdanın insanıyım artık. İhanete karşı dimdik dururken, teslimiyeti yerle bir etmek için o kutsal bedenini ateşin kızıl alevleriyle sararken bana hem yeni ama daha derin bir dert, hem büyük bir keder, hem tarifi mümkün olmayan bir acı ve hem de yeni bir ruh vereceğini gayet iyi biliyordun. Bunu da başardın oğul, bunu da başardın...
Oğul, bunları anlatırken, sanma ki salt ağlayışıyla avunan ve yüreğinde evlat acısıyla yangınlara savrulan bir anneyim ben…
Sanma ki ürperen bir sabah rüzgarıyla, sensizliğin en koyu yalnızlığıyla ağlayıp ıssızlığa yağan bir anayım ben…
Sanma ki ardın sıra gözyaşlarımdan kurduğum bu sevda mahşerinde sensizliğe, özlemine, acına yenik düşüp yıkılacak bu acı dolu yürek…
Sanma ki yaktığın yüreğin ta orta yerinde umudun, özgürlüğün ve gerçek ölümsüzlüğün divanına giden yolda yapayalnızsın…
Sanma ki bu dünya dönüyorken bile, senin yaktığın nefesin yasaları ışık bahçelerine dönmeyecek… Sanma ki bu bozuk ve ahlaksız düzen bir gün mutlaka sahipleriyle cehennemin dibine kadar sürüklenmeyecek. Yoksa bir ana nasıl olur da evlat acısının yangınını alır kalbinin avuçlarına…
* * *
Yangınların bedenine sarıldığı, alevler seni yutarken bile sana zaferi muştuladığı, hawarların gökyüzünde yankılanıp sessiz dünyaya kocaman küfürler savurduğu bir sabahtı. Feryatla koştum sana, acıyla girdim içeri, büyük acılar, umutsuzluk ve şuurunu kaybetmiş bir halde seslenmiştim sana: "Oğul, oğul, ne yaptın oğul? Neden öyle sarmaş dolaş oldun alevlerle oğul? Neden içiyorsun alazları yavrum…"
Hawarlarıma yanıt vermeyince bu kez hüzün dolu gözlerle, acılarla yoğrulmuş ruh haliyle "ah ah oğul, beni bırakıp gittin, beni bu ellerde yalnızlığa terk ettin oğul" dedim sessiz cümlelerle…
Ama duymadın oğul, duymadın haykırışlarımı, duymadın hawarlarımı oğul, duymadın...
Ellerini aradım oğul, yoktu. Evet, yoktu ellerin. Yağmurlu bir sabahtı, ağlayarak girmiştim odana. Sargılar içinde yatağa uzanmış haldeydin. Sargı bezleriyle sarılmış ve beyazlara bürünmüş bir heykel gibi uzanmıştın. Dünyam yıkılmıştı oğul, hayatımın en acı halini yaşadığım o anda, sadece "Eser" diyebilmiştim oğul. Ama ben bile duymamıştım kendimi Eser'im. Evet, ben bile duymamıştım o acı ve keder dolu sesimi…
Bu kez saçlarını aradım oğul, o gür ve biçimli saçlarını. Ama saçların da yoktu Eser'im, saçların da yoktu...
* * *
Alevlerin seni aldığı sabahtı. Rüzgara savurdum kollarımı, rüzgarı durdurmak, esintisine ket vurmak, ateşin harlanmasına barikat oluşturmak için; onu tutmak avuçlarımla, kollarımla yakalayıp hızını durdurmak için. Ah oğul ah, tutamadım, dindiremedim rüzgarı, barikat kuramadım, ket vuramadım esintisine...
Oğul. Oğul, sen ki onuruna yenilgi düşürmeyen bir çığlıktın. Sen ki yüreğini yangınlara bırakan bir çığlıktın. Ruhunu teslim ettiğin Zerdeşt'in ateşgahında bir Zerduşti; "Ey Zerdeştê Kal, ey ruhunu temiz tutan tanrının elçisi, ey Kürtlerin ruhunu ruhuyla zenginleştiren Ahura Mazda'nın lekelenmemiş çocuğu. Al götür beni, götür beni ateşgahına. Ruhumun sadeliği, bedenimin zindeliği, gözlerimin parlaklığı, yüreğimin aşkla atışları için al götür beni katına" deyip elveda demeden çekip giden bir onur abidesiydin oğul...
Oğul; ateşin dayanılmaz sıcaklığına bıraktığın yüreğini yüreğimle birleştirirken ben, ateşi yüreğimde tuttum, korlaşmış ruhumu ruhunla birleştirdim, bedenimi bedeninle yeniden buluşturmak için Zerdeştê Kal'e günlerce, aylarca, yıllarca yalvardım oğul.
* * *
Oğul; yüreğinin sesini duymayanlar, kalp atışlarında yanmayanlar, ruhunun derinliklerinde hayat bulamayanlar ateşinle yanıp kül olsunlar oğul. Hainler, kalleşler, ikiyüzlüler, gafil ve hayata anlam vermesini bilmeyenler o kutsal alazlarınla yok olup gitsinler oğul...
Dileğim odur ki oğul; buz tutan yürekleri çözsün ateşin, eritsin kardelenlerin üzerinde oluşan kar tanelerini. Yanmasın doğum günü mumları masalarda...
* * *
Sen yüreğimdeki ateşsin, dilimdeki türkü, gözpınarımdaki yaş, yeni doğan bebekleri öperken dudaklarımda oluşan yeni hayatın adısın oğul. Sen yaralı yüreklere sürülen merhem, acılı Kürt analarının düşlerinde ağıt, özgürlük türkülerinde yüceleşen ölümsüz Eser'sin...
Bir bilsen yangın yüreklim, sensizliğin özlemini... Her defasında daha korlaşmış bir ateş parçası gibi dayandı yüreğim sensizliğe. Ama ben seni özlemeyi sürdüreceğim Eserim. Çünkü özlemek seni sevmektir, sana bağlanmanın en derin halini yaşamaktır, seninle sonsuza kadar aynı özlem ve aynı sevgi pınarında buluşmaktır. Bu nedenle seni hep, ama hep özleyeceğim… Sadece bu mu Eser? Sana kavuşacağım günün özlemini de yaşayacağım.
* * *
Bir tanem, bayramda ziyaretine geldiğimde, orada sana yazılmış bir mektup buldum. Serhat adında bir arkadaşın yazmıştı. Şunlar yazılıydı oğul: "Değerli yoldaşım, şu an ziyaretindeyim, seninle doğa diliyle konuşuyorum. Biz aynı sevda uğruna mücadele verdik. Sen her şeyi çok hızlı tanıdın. İyiyi, doğruyu, güzeli, onuru, özgürlüğü yakalamak için direniş ruhunla yanlışa, eğriye, çirkine, ihanete yol vermedin. En kutsal olan varlığın, bedenin ve yüreğinle tüm olumsuzluklara karşı savaşmasını bildin. Ve bu nedenle ismin gibi ESERLEŞTİN, abideleştin, bana ve bize kalan ise, şahsına ve mücadelene saygı duymak. Seni en derin saygıyla anıyorum. Değerli yoldaş, yolumuzu aydınlatan meşalesin sen, halkımızı boğmak isteyen hainleri bedeninle ve yüreğinle yakan bir kahramansın. Unutulmayan, her an kalbimizde yaşayan yüce ve asil bir cansın. Sen halkımızın yüreğinde ESERLEŞEN Kürdistansın. Senin şahsında tüm Kürdistan devrim şehitlerini en derin saygılarımla anıyorum…"

Anaları ana eden evlat sevgisi, yeni bir canlı varlığı yaratma özelliği, ama daha da önemlisi insan soyunu sürdürme kutsallığının gereklerini çok büyük bir acı ve büyük bir emekle yerine getirme tutumudur oğul. Ana kim olursa olsun anadır. Bir başka kimliği yoktur ananın…
Analar için diyorum ki: Biz analar acıları sürekli yüreğimizde taşıyoruz. Yediğimizde, içtiğimizde, güneş açtığında, yağmur yağdığında, eli kınalı gelinler, damatlar gördüğümüzde içimiz burkulup, yaşadığımız acıları dışa vurmamaya çalışıyoruz. Analar bu acıları daha fazla yaşamasın. Artık çocuklarımız, evlatlarımız, kız ve oğullarımız toprağa düşmesin. Daha fazla beden yanmasın, kül olup anaların yüreğinde feryada dönüşmesin, gözlerinde pınar olup akmasın artık.
Analar anadır, ananın rengi, ayrı bir kimliği yoktur. Gerillanın da, askerin de anası anadır. Bu nedenle her iki tarafın analarının yüreği de aynı anda, aynı derecede yanmakta, her iki tarafın analarının gözyaşları da derinden, yüreklerinin ta orta yerinden akıp sel olmaktadır. Bu nedenle nasıl ki gerillaların anaları 'barış' diyorsa, 'kan dökülmesin' diyorsa, 'yüreğimize ateş düşmesin' diye haykırıyorsa, askerlerin anaları da aynı feryadı haykırmalı, aynı çığlığı atmasını bilmelidir. Analar savaşın değil barışın, düşmanlığın değil kardeşleşmenin, kin ve nefretin değil sevginin dili olmalıdırlar.
Evet, her birisi bir cihan parçası olan evlatlarımız için herkesten daha çok anaların 'savaşa hayır, barışa evet' demeleri gerekir. Çocuklarımız, torunlarımız, kız ve oğullarımız için 'her birisi bir cihan parçası' diyor bir ozan. Cihan parçası olan evlatlarımız için herkesten çok analar barışı haykırmalı, kirli ve ölümlerden başka bir şey getirmeyen devlet politikalarına şiddetle karşı çıkmalıdırlar.
Ama ne yazık ki ölen askerlerden bazlarının analarının konuşmalarını dinlerken hem üzülüyor, hem acı çekiyor hem de anlamsız ve manasız bulduğum için kızıyorum da. Devlet şatafatlı ve göstermelik törenlerde ölen askerlerin analarının boyunlarına birer madalya takarken, evlatlarının hesabını sorma yerine, hem hüngür hüngür ağlıyorlar hem de bilmedikleri, tanımadıkları bir halkın evlatlarına lanetler yağdırıyorlar. Oysa lanet yağdırılması gereken çocuklarını kirli ve haksız bir savaşa sürükleyen devletin ta kendisidir. Ama ne yazık ki böyle olmuyor. Halbuki o madalyalar ölen o gencecik evlatları geri getirmiyor, getirmeyecek de. Analar böyle sessiz kalınca, öfkelerini yanlış yere yönlendirince devletin onlardan daha fazla oğul istediğini, daha fazla kan ve can almaya devam ettiğini biliyoruz. Nitekim her madalya töreninin ardından 'vatan sağolsun' denildikten sonra 'daha fazla evlat, daha fazla oğul, daha fala asker istiyoruz' dediklerini de gayet iyi biliyoruz.
Hiç olmazsa bundan sonra evlatlarımız ölmesin, bundan sonra evlerimize, ocağımıza, yüreğimize ateş düşmesin, bundan sonra gözyaşlarımız pınar olup akmasın. Hiç olmazsa bundan sonra canımız yanmasın, kanımız dökülmesin, ruhumuz derin yaralar içinde kaybolup gitmesin. Bundan sonra kaybetmeyelim. Siz de Kürt anaları gibi barışı haykırın, savaşa karşı durun, evlatlarınızın ölmemesi için zenginlerin, kodamanların, evlat acısının ne olduğunu bilmeyen başbakanların, bakan ve milletvekillerin önlerinde diz çökmeyin, aman dilemeyin, çocuklarınızı alıp cellatlara teslim etmeyin! Medyanın hazırladığı senaryolara alet olmayın, çocuklarınızı savaş rantçılarının rantlarına kurban etmeyin!
* * *
Yıllardır tutuklu ve tecrit altında tutulan Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan'ın barış çabasını mutlaka biliyor, görüyorsunuz. O sizin daha fazla acı çekmemeniz için, evlatlarınızın hayatını kaybettiği savaşı durdurmak için durmadan barış diyor. Siz de barış çabasını destekleseniz, özgürlüğü için mücadele etseniz, inanıyorum ki savaş son bulur ve barış gelir.
Barış sözcüğü duyulduğunda neden kıyamet koparılıyor? Kürt anneleri, Türk anneleri gibi yavrularının ölü bedenlerine bile sarılamadılar. Mezarları bile olmayan evlatlarını ellerinde çiçeklerle ziyaret edemediler.
Onlar da ana değil mi? Kürt anneleri, acılarını bilince çıkardılar. Evlatları onur için şehit düştüler. Onlar, gönüllerde yaşayan birer ölümsüz kahramandır. Oturduğu yerden savaşa devam diyenler, acı çekmeyenler ve evlat yitirmeyenlerdir...
* * *
Tanır beni Berlin
Kör karanlık zindanlar
Tanır duvarlar
Bir küçük çocuğum ben, saldırdılar dünyama
Kollarımı bağladılar, kıydılar saçlarıma
Utanırım söyleyemem, darılmayın ey insanlar
Ben ararken kendimi
Fırtınaya durdu yüzüm
Sarardım
Kırıldım
Döküldüm
Yaprak misalı
Bundan da beteri yok
Bir kez olsun uçurtmalar salmadım gökyüzüne
Maviler takmadım rüyalarımda
Yaşım göstermez çocukluğumu
Berlin kadar yaşadım
Berlin kadar Eserim
Berlin'de küçük bir çocuğum ben…

* * *
Bilir misin, buradan çok uzaklarda kanayan yaralarla çekilen zılgıt ve halaylarla
Parsel parsel ekilmiş boy boy tarlaların filizlenişini bilir misin?
Ağacın gölgesinde esen sabah rüzgarının,
Acı ile getirdiği çığlığı bilir misin, oğul?
O çınar ağacının etrafında filizlenip çoğalan rengarenk çiçeklere düşen yıldız parçacıklarını nasıl avuçladıklarını ve güneşi nasıl kucakladıklarını bilir misin?
Yanan bedenlerde esen yelin taşıdığı o toprak kokusunu koklamanın ne demek olduğunu bilir misin?
Onur uğruna, özgürlük uğruna, ülke uğruna o toprağın altında yatan gencecik bedenleri sen hiç hatırladın mı?
İhanetin çirkin yüzünü yakmak için benzin içerek bedeni ve yüreği ile düşmanı da yakan ESER'i anlayabildin mi?
Nice dağlar ardında göklerde yankılanan bir ananın 'yavrum' diye ağıtını ya da bir çocuğun babasına duyduğu özlemi, hasreti ve şefkati ile bu uğurda nasıl haykırdıklarını duydun mu?
Bir ananın rüyalarındaki mezarsız Agitleri, Ronahileri, Şervinleri sen hiç andın mı?
Dişlerini bedenine geçiren tüm benliğini, kimliğini, onurunu, ruhunu yaralayan düşmanın işkence ve zulmünü hiç hissettin mi?
Ateş renginde o kızıl kanın nasıl aktığını, ateşin közü ile ölümün soğuk ve korkunç gölgesinde parçalara bölünen o kutsal bedenleri sen kendi bedeninden bir parça olarak düşündün mü?
Kör karanlık zindanların özgürlük savaşçılarının direnişini, özgürlüğe susamış kafesteki kuşun figanını, bir gencin göğsündeki amansız kurşun yarasını sen hiç yüreğinde hissettin mi?
Ruhunuzda, yüreğinizde, beyninizde kilitlenip duran paslı testereyi ve onunla bir yanınızı biçmeyi hiç düşündünüz mü?
Annen Remziye
 
* Eser Altınok, 1974 yılında Bingöl-Genç'de dünyaya geldi. Çocuk yaşlarda ailesiyle Berlin'e geldi. 1992'de PKK'ye katıldı. 3 yıl sonra tutuklandı. İtirafçılığa zorlandı. Alman polisi ifadeleriyle yetinmedi, Altınok'u PKK davalarında esas tanık olarak kullandı. Eser Altınok, bunun üzerine 5 Ocak 1998'de Görlitz'de kendini yaktı. Annesi Remziye Altınok'a bıraktığı uzun mektubun son sözleri "Kahrolsun ihanet! Yaşasın direniş!" oldu.