“...Öğrendim ki bugün kıssasla tanışma sırası benimmiş.Yaşam kitabımın son sayfasına geldiğimi senden öğrenmediğim için kırgınım... İyi kalpli annem, sevgili Sholeh, canımdan çok sevdiğim toprağın altında çürümek istemiyorum. Gözlerimin, genç kalbimin toza dönüşmesini istemiyorum. Ben asılır asılmaz bunu ayarlamanı; kalbimin, böbreğimin, gözlerimin, kemiklerimin, vücudumdan ne nakledilebilirse onları ihtiyacı olanlara hediye etmeni istiyorum. Organlarımı alanların ismimi bilmesini, bana bir buket çiçek almalarını, hatta benim için dua etmelerini bile istemiyorum. Şunu çok içten söylüyorum, gelip yas tutarak acı çekeceğin bir mezar istemiyorum. Benim için siyahlar giymeni istemiyorum. Zor günlerimi unutmak için elinden geleni yap. Rüzgar beni alıp götürsün.” Bu sözler İran’da kendisine tecavüz girişiminde bulunan eski bir istihbaratçıyı öldürdüğü için idam cezasına çarptırılan Reyhaneh Jabbari’nin annesine yazdığı mektupta geçiyor. Bu mektup esasta bir başkaldırının; erkek rejimine ve adaletsizliğine isyanın en sade ve en çarpıcı ifadesi.
Reyhaneh’in bu mektubundaki sözleri kuşkusuz İran’da süren erkek rejiminin hukuksal vahşetini de bir kez daha gözler önüne seriyor. Zira İran’da “ahlaklılık” ve “namusluluk” kavramları eşanlamlı hale getirilerek kadın özgürlüğünü kısıtlamada kusursuz bir egemenlik ve tahakküm kurma aracına dönüştürülmüş, bu durum kadınların varlıksal olarak yok sayılmaları, erkek egemenliğinin ise her koşulda haklılığının kutsanması anlamını taşımaktadır. Bu bakımdan İran rejimi hukukuyla tamamen kadınların iradesi dışında ama kadınların beyni ve bedeni üzerinden belirlenen, kadınlara rejimin istediği nitelikleri atfeden, kadını her açıdan denetim altına sokan ve kadını hiçlik-yokluk sınırlarında tutan bir rejim olmuştur. İran rejiminin bu hukuksal tutumu oldukça ideolojik bir zeminden beslenmektedir. Erkek egemen aklın kadını ontolojik olarak yok sayma stratejisinin bir parçası olmak kadar, tüm tarihsel süreçleri boyunca beslenen kadının ötekileştirilmesinin, köleleştirilmesinin ve erkek iktidarı yararına meşrulaştırılmasının ideolojik kılıfı olmuştur. Nihayetinde bu hukuk tüm gücü kendinde yoğunlaştıran, siyasal alanda aşkın bir konum kazanan, sınırın ne olacağı hakkını ve gücünü belirleme yetkisini tek başına sahiplenen ve bunu erkek iktidarı lehine uygulayan bir hukuktur. Gücün koruyuculuğundaki İran erkek hukuku kadını neredeyse her türlü ahlaki özellikten yoksun bir öteki olarak tasarlamaktadır. Bu bağlamda İran rejiminin sözde mahkemeleri kurban ile celladı aynı sahnede buluşturarak o sahnede herkesi erkek diliyle konuşmaya zorlar. Greçekte ise o sahne her zaman kadının kurban edildiği bir sahne olur. Bu yönüyle işleyen hukuk, erkek iktidarının mistifiye edici bir biçimi olarak ortaya çıkmakta, erkeğe içkin hale gelmiş bir hak olarak yansımaktadır. İşte bu hakkın en son ve en barbarca kurban edilen sonuçlarından biri Rahaneh.
Reyhaneh, 2007’de tutuklanmış, 2009’da da idama mahkum edilmişti. İki yıllık yargı sürecinin ardından geçtiğimiz günlerde idam edildi ve ardından tüm insanlığın yüreğinde derin izler bırakacak mektubunu adeta insanlığa ahlaki bir ders vererek bizlere bırakıp, aramızdan ayrıldı. Hiç kuşkusuz, hızından hiçbir şey kaybetmeyen, her yerde ve her biçimde süren erk ve erkek vahşetini yaşadığımız, giderek kirletilen ve çürütülen zamanımızda hayatlarımızın en soylu yerinde duruyor bu mektupta geçen sözler. Bu sözlerin kesinlikle kültürel, sosyal, ahlaki ve vicdani boyutları var. Bu sözlerin kesinlikle bir insanın, bir kadının ruhsal olarak ahlaki alana geçişi ve kendini aşma anıyla ilgili boyutları var. A. Camus, “Başkaldırı bir değer oluşturma faaliyeti olup, insanın kendini aşmasını sağlar” derken tam da bu gerçeği ifade ediyor.
Reyhaneh, kanımca kendini aştığı an ve vicdanları sarsan mektubuyla artık kadın başkaldırısında en güçlü değer oluşturucularından biri olmuştur.Net olmak....