Stefan Zweig, “İktidar, Medusa’nın yüzü gibidir, ona bir bakan, bakışlarını bir daha başka bir yöne çeviremez, büyülenmiş, bağlanmış gibi kalır. Yönetmenin ve emir vermenin sarhoşluğunu bir kez tatmış olan, bir daha vazgeçemez ondan” diyor. Her şeyi geçtim şu son bir aylık süreçte Erdoğan’ın yüzüne bakınca, yaptıklarını ve içinde olduğu akıl tutulmasına tanık olunca Zwaig’in şahane tespitine katılmamak elde değil. O yalnızca kendi görüşlerini ayna gibi yansıtan ruhlarıyla ona kölelik ettikleri sürece insanlara katlanabiliyor.
Tarih boyunca tüm diktatör kişiliklerin ortak özelliği ve ellerinde tuttukları en büyük araç “insanların aşağılama” yöntemidir. Miting meydanlarında inançtan, ideolojiye ve özel yaşamdan, gündelik ahlak kurallarına kadar Kürtleri nasıl aşağılama dürtüsü ile hareket ettğine yakından bakıyoruz. Elinde Kur’an ile halka sallayan ve oy verin deyip kendini dinin koruyucusu ilan eden Erdoğan elbette bu sonu belli yolun ilk yolcusu değil. Biraz geriye gidip bir karşılaştırma yapmak istiyorum..
Gücünün en doruğunda iken 24 saat içinde giyotine giden Maximillien Robespierre kendini cumhuriyeti kurtarmak gibi yaşamsal bir görevin, yazgısı tarafından sadece kendisine verildiğini hissediyordu.
Cumhuriyet, Devrim, ahlak ve hatta tanrı konusunda kesinlikle kendi anlayışını gerçekleştirme zorunluluğunu insanlık için kutsal bir görev olarak görüyordu. Robespierre, kendi doğrularına hayran, kendi katı sertliği ile büyülenmiş biriydi. Kendisininki gibi olmayan her düşünceyi sadece farklı olarak değil, aynı zamanda ihanet olarak da görüyor ve engizisyon yargıcının buz gibi yumruğuyla, farklı düşünen her insanı adeta kafir ilan ederek, eskiden kafirlerin yakılarak cezalandırıldığı gibi, dönemin yeni infaz şekli olan giyotine gönderiyordu. Gücü sadece katılığından, kuvveti sadece sertliğinden kaynaklanıyordu. Diktatör gibi davranmak, yaşamının anlamı ve biçimi haline gelmişti. İşte tarih Robespierre’yi böyle hatırlıyor.
Erdoğan’ın üç asır önce yaşamış birinin ruh, kin, nefret mirasını aynen kopyalaması sadece iktidarın doğası ile açıklanamaz. En güçlü olduğun an en zayıf olduğun andır aynı zamanda. Robespierre başta Jirandenler olmak üzere, sağ ve solun, iş adamlarının, kıskanç politikacıların, hırslıların ve meclisin nefretini kazanmıştı. Ve hepsi gücünü birleştirip onu el arabasında meydana doğru yolladılar. Şuan ülkede tüm ötekilerin, kadınların, ezilmişlerin, alternatif yaşam isteyenlerin, emekçilerin ve gençlerin nefreti tek bir yere doğru odaklanıyor. Hepsinin birleşen yumruğu HDP adı ile okun ucuna gelmiş durumda ve ok yaydan çıktı. 7 Haziran günü ok kalbe ulaşacak. Tek bir yumruk gibi inecek. Kurtuluş buradan gelecek...
Çünkü insanın korktuğu şey aynı zamanda panzehirdir de. Bu bağlamda Erdoğan, Hürriyet gazetesinin Mursi üzerinden kendisine gönderdiği mesaja takılmasın, bunun yerine aynı kaderi yaşadığı, deneyimlediği Robespierre’den ders çıkarmaya baksın... Ya da boşwer! Hiç ders çıkarmasa daha iyi sanki...