
Tek geçim kaynağı
Boya badana işi yapan eşinin işsizlikten ötürü kaçağa gitmek zorunda kaldığını anlatan Semire Encü, "Buralarda başka çalışma alanı yoktur. Her yanımız askeriye sarmış, en verimli yerleri üs bölgesi yapmış, yaylalar yasaklanmış. Bizi adeta açık bir cezaevine koymuşlar. Burada yıllardan beridir halkın tek geçim kaynağı kaçakçılıktı. Yapılan kaçakçılığı askeri yetkililer de biliyordu ve onların izniyle yapılıyordu" diyor.
'Hayatımız yeniden başlamıştı'
Eşi Hüsnü'nün en büyük hayalinin "baba olmak" olduğunu aktaran Encü, eşini katleden bombaların hayallerini de bombaladığını anlatıyor: "Tek sorunumuz çocuğumuzun olmamasıydı. Onun için de eşimle birlikte çok mücadele ettik. 7 yıl boyunca çocuğumun olması için tedavi gördüm. Eşim de benim tedavi masraflarımı karşılamak için kaçakçılığa gidiyordu. Adana'da tedavi oluyordum. Çok masraf gidiyordu. Hamile olduğumu öğrenince eşim sevinçten gözyaşlarına boğuldu. Bu haberle birlikte hayatımız yeniden başlamıştı sanki. Bütün hayallerimiz gerçek olacaktı. Eşim benim tedavi masraflarım için artık para harcamayacak, kendimize ev yapacak, topraklı evden kurtulacaktık. Ama bırakmadılar, bizim mutlu olmamıza izin vermediler."
Gitme diyordum ama...
"Ona gitme diyordum, ama yapacak başka bir şey yok diyordu ve gitmek zorunda olduğunu söylüyordu" diyen Encü, "Burada kaçakçılık o kadar serbest olmuştu ki, artık küçücük çocuklar bile gidip geliyordu. Eşim bunlar gidiyorsa ben neden gitmeyeyim" dediğini aktarıyor.
'Çığlıklarla dağlara koştuk'
Eşi Hüsnü'nün kendisinin hamile olduğunu öğrendikten 14 gün sonra katledildiğini aktaran Semire Encü, katliam gecesini gözyaşları içinde anlatıyor: "Eşim hastaydı, 'madem hastasın gitme' dedim, ama beni dinlemedi. Dışarı çıktığında pencereden bana bakıp, vedalaşır gibi el salladı. Ben de kaynanama gittim. Bir süre sonra uçak sesleri gelmeye başladı ve hemen ardından bombardıman sesi geldi. Köyümüz sallandı, deprem olmuş gibi oldu. Hepimiz büyük bir korkuyla dışarı çıkıp dağlara doğru baktık. Köylüler 'galiba bizim çocukları bombalıyorlar' dedi. İlk önce inanmadık, çünkü sürekli burada bombardıman yapılıyordu. Hepimiz dışarı fırladık. Küçücük bebekler beşikte kaldı. Yediden yetmişe bütün köy halkı bombardımanın olduğu dağlara doğru çığlıklarla koşmaya başladık."
'Öldü dediler inanamadım'
Karlı dağları koşa koşa aşıp katliam yerine ulaştıklarını anlatan Encü, gördüğü manzara karşısında yaşadığı şoku anlatırken yeniden yaşar gibi: "Yukarı çıktığımız zaman et ve tüy kokusu geliyordu. Parçalanmış cesetler, yerde kanlar içinde yatan yaralılarla paramparça olmuş yanan vaziyette katırlar gördük. Tam bir vahşetti, tam bir katliamdı. Yüreğimiz yandı. Ciğerlerimiz parçalandı. Küçücük bedenler parçalanmıştı. Birinci grup hepsi ölmüştü. İkinci grubun kurtulduğunu sandık orada onları bekledik. Eşim ikinci gruptaydı. Geri döndük sabah tekrar geri yukarı çıktık. Oradaki kadınlar, bize sarıldı ve eşimin öldüğünü söylediler. Bütün dünyam yıkıldı. Bütün cenazeleri köylüler almış yaylada yan yana dizmişlerdi. Tam toplu bir katliamdı. Köylüler, cenazeleri alıp köye indirirken bile ben eşimin cenazesini arıyordum. Öldüğüne bir türlü inanmıyordum. Her an eşim gelecek, beni çağıracak 'ölmedim' demesini bekliyordum. Ama karşıdan gelen bir traktörde cesetler üst üstü dizilmiş haldeydi. Eşimi aradım baktım kıyafetlerinin içinde çenesi ve kafası parçalanmıştı. Eşimin parçalanmış cesediyle karşılaşınca kendimi kaybettim. Eşime sarıldım, kalkması için yalvardım. Daha çocuğumuz olacak, o minicik elleriyle hayata nasıl tutunacak dedim ama eşim kalkmadı."
Katliamın üzerinden bir yıl geçse de Roboskî ve Bêjuh'ta hayat bitmiş gibi. "Burada artık hayat yok" diyen Semire Encü'nün tek isteği faillerin yargılanması.
JİHAT AKÇA/ DİHA/ŞIRNAK