Çok değil daha üç yıl önce 34 çocuk ve genç erkek öldürüldü. Hepimiz tanığıyız katliamın. Bu travma hepimizin içindedir.
"Roboskî'de yazanlar" katliam yapan devlet karşısında konumlanıp hepimiz adına hesap soruyorlar!
Sesleri belki acıtacak, ağır gelecek. Hakikat ortada ve anlamak için bize bir kitap konforu sundular!
Roboskî’de hepimiz için bir ses yükseliyor;
"Katiller bulunsun, failler yargılansın, adalet istiyoruz!"
Eğer yüzleşmezsek herşeyimiz kirlenecek ve geleceğimiz kaçacak.
"Orada bana, ‘Canım kardeşim’ diyen bir kadın var. "Hülya Abla" diyen çocuklar, genç kızlar" var diyor yazar Hülya Tarman.
Birbirlerine güvendiler ve Hülya ablalarıyla aldılar kalemleri, defterlerini Roboskî'den bize yazdılar.
Kibele Yayınevi'nden çıkacak olan "Roboskî'de Yazdık" kitabı on gün içinde kitapçılarda olacak. Yazarak seslerini yükseltmişler. Bizler okuyarak seslerine, adalet mücadelelerine katılabiliriz.
28 Aralık 2011'de sınırın 15 nolu taşında o gece yaşananları Hüseyin'in, Cemal'in, Fadıl'ın, Hamza'nın, serhat'ın annesi, kız kardeşleri, kuzeni Berivan ve diğerleri anlatmış:
"Soğuk, çok soğuk bir geceydi. Mazot kokusuna, kimyasal kokuları, onlara katırların parçaları, yanmış insan bedenlerinin kokusu karışmıştı. Köy halkı telaş içinde arabaların önünü kesiyor, herkes korkuyla soruyordu: 'oğlum nerede?' Kimse, kimseye doğruyu söyleyemiyordu. GERÇEK  o gece saklanıyordu. Herkes içindeki umuda sarılmıştı. Dualar, feryatlar gizlice içlerinden geçen: 'Benim oğlum aslanlar gibi kendini kurtarır'. Saat üç buçukta cesetler birer birer gelmeye başladı. İşte o zaman içimizde öfke, nefret ve acı kök saldı. Çoluk, çocuk, köyde kim varsa herkes sessizce ağlıyordu. Annelerimiz acı içinde kıvranıyordu. Içimize düşen ateş sanki dışımıza püskürüyor, hepimizi yakıp tutuşturuyordu. Sonradan duydum; ağabeyim Hüseyin'in elinde fener varmış, ışığını uçaklara tutmuş, 'Ben kaçakçıyım' diye bağırmış. Yolun tam orta yerinde bombalanmış, parça parça edilmiş."
"... kana bulanmış bir çuval vardır. Beyazdır aslında, mazot kokuyordur. İşte o benim ağabeyim Hamza’dır. O çuvalın içinde sadece ağabeyim yoktur. ...Celal de vardır. Bir diğer arkadaşım Aslan‘dır. Üçünün paramparça olmuş bedeni bir çuvalın içine konmuştur. Onlardan geriye ne kaldı, düşünün. Biri daha vardır, o da Orhan‘dır, katır semerinin içinde kafası görünen. On beş yaşındaydı, ağabeyiyle katledildi."
"Kaçakçı onlar diyorlar ya çok zoruma gidiyor. Sınır bizim için sınır değil ki. Akrabalarımız orada. Orası bizim ticaret yolumuz. Onların katır sırtında getirdiği elli lira, yüz lira. Elli liranın, yüz liranın kaçağı mı olur?"
"Beni bir çuvalın yanına götürdüler, 'Bu senin oğlun' dediler. Kan, kararmış etler... 'Bu senin oğlun' dediler! Nasıl unuturum ki? Gönderdiğimde sapasağlamdı. Nasıl kıydılar?"
"Roboskî, hayallerin gömülü olduğu bir toprak parçası oldu; gömüldük."
"Üşüyor musun? Korkuyor musun? Yaraların iyileşti mi? Parçaların birleşti mi? Bizi özlüyor musun, seni özlediğimiz kadar? (Berivan)
Gidecekti çaresiz, annemle onu hazırladık. İki eldiveni üst üste geçirmişti annem... Üç kazağı da üst üste giydirdi… Babam da katırı hazırladı…. Öyle hizmetine durduk. (Cahide)
Katliamın olduğu gecenin sabahıydı. Saat ona geliyordu. Babam kapıdan içeri girdi, olduğu yere çöktü. Ellerini gözlerine götürdü, "Kıymet, Fadıl gitti, Fadıl öldü" dedi. (Kıymet)
Köye baktığımda uçaklardan başka bir şey görmüyorum. Çünkü, ufkum hayata kapalı.(Nazlı)
Nereden bilecektim, nasıl bilebilirdim, küçükken el salladığım uçaklar kardeşlerimi bombalayacaklar! (Nevruz)
Şimdi benim son diye bitirdiğime, kim bilir kimler ilk diye başlayacak? (Nezahat)
En çok ne koyuyor biliyor musunuz? Onun gülerken çektirdiği fotoğrafa bizim ağlayarak bakmamız. (Sevcan)
Biliyor musun, Aslan? Halı saha da sizin yokluğunuza dayanamadı, çöktü. (Şilan)
"Roboskî'de Yazdık" için hakikatin tarihi şöyle yazacak: Annesinden sessizce doğan, ateşin de bedenlerini sessizce yediği çocukların hikâyesi bu...