“Biz bir milletiz, millet olmaktan kaynaklı haklarımızı istiyoruz” diyen KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, AKP’nin içindeki Kürtlere dayanarak sömürgeciliği pekiştirmek ve sürdürmek istediğini belirterek, vebalini hatırlattı. Karayılan, Hizbullah’ın tetikçilikten legal partileşmeye evrilmesini görece olumlu bulmakla birlikte yeni dönemin konseptine uygun bir aygıt olmadıklarını pretikte göstermeleri gerektiğini söyledi. Kendi kitabına yönelik Türkiye-Yunanistan kirzini önemsemeyen Karayılan, sömürgeciliğin gerçeklerden korkusuna bağlayıp “Artık bunu aşın” dedi. “Kimse bize onursuzluğu ve teslimiyeti dayatamaz” diyen Karayılan, “Barıştan bahsedince, sanki aman diliyormuşum gibi algılanabilir. Halbuki öyle değil. Ben barışa ve halkların kardeşliğine inandığım için bunları söylüyorum. Yoksa biz PKK hareketi olarak kendimizi savunabilecek ve bu halkı da özgürlüğe taşıyabilecek güçteyiz. Önümüzdeki süreç bu konuda her şeyi açığa vuracaktır. Çözüm isteniyorsa devletin yani AKP’nin ciddi, inandırıcı, gözle görülür adım atması gerekmektedir. Bu biçimde belki yeni bir süreç devreye girer” diye konuştu.

Karayılan, Roboskî Katliamı; Ergenekon davası ve Özal’ın ölümü; AKP’nin pragmatik taktik hamleleri ve içindeki Kürtler; barış ve çözüm perspektifleri ile devlet dışı yapı ve bireylerin tutumu konularındaki sorularımızı yanıtladı.

Roboskî Katliamı birinci yılında. Yargıda bir gelişme yok. Erdoğan, son olarak “Roboskî yerine Uludere; katliam yerine mesele deyin” diye talimat verdi. Roboskî’yi ve bu söylemleri KCK olarak nasıl yorumluyorsunuz?

Roboskî Katliamı konusunda AKP devletinin sergilediği tutum, Kürdistan’daki sömürgeciliğin aynasıdır. Evet, işte Kürdistan’da hep böyle olmuştur. Dersim Katliamı da, Şêx Said İsyanı dönemindeki katliamlarda da, Sason Katliamı da, Zîlan Katliamı da, 33 Kurşun da… Hepsi işte böyle olmuştur. AKP bu politikanın sürdürücüsüdür. Erdoğan, “Bu tür vakalarda yaşamını yitirenlerin ailelerine 23 bin verilir, biz 123 bin verdik. Bir de eşimi gönderdim, daha ne istiyorsunuz?” diyor. Sen 34 gencecik insanı katletmişsin… Özür bile dilenmedi. Genelkurmay ve mensuplarını kutladı. Hava Kuvvetleri Komutanı‘na da madalya verdi. Adeta halkımızla alay ediliyor. Bu, tüm Kürt halkı için bir onur meselesidir…

Maraş Katliamı’nın üzerinden 34 yıl geçti. Halen yüzleşilmedi ve Aleviler üzerindeki baskılar da devam ediyor…

Maraş Katliamı’nın bizim partileşme hareketimizde önemli bir kamçılayıcı rolü vardır. Maraş Katliamı aslında bizim için bir nevi bir işaret, bir uyarı gibiydi. Katliam tam da partileşme sürecini yaşadığımız bir dönemde gerçekleşti. İlk toplantının hemen sonrasında gelişen bir katliamdır. Bu mücadele, biraz da katliamların hesabını sormak için gelişti.

Türkiye’de yine Özal’ın ölüm şekliyle ilgili bazı gelişmeler ve açıklamalar var. Aslında zehirlendiği ilk günlerde Sayın Öcalan ‘öldürüldü’ demişti. Son muğlak açıklamaları da gözeterek neler söyleyebilirsiniz?

Turgut Özal’ın zehirlendiği ve öldürüldüğü tespitini ilk yapan Önder Apo’dur. Çünkü işleyen bir ateşkes süreci vardı ve bu süreci bizzat Özal geliştiriyordu. TC tarihinde ilk kez devletin Kürt sorununa dönük en üstten geliştirdiği bir yumuşama ve çözüm çabası söz konusu oldu. Derin devlet güçleri bunu hazmedemedi. Kendisi de aslında bunu fark etmiş olmalı ki çevresine, ne olursa olsun, bütün riskleri göze alıp bu işi yürüteceğim, diyor. Bundan hareketle herhangi bir şüphe taşımıyoruz. Çünkü peşi sıra gelişen birçok benzer olay da var; bir sürü insanın aynı biçimde faili meçhule tabi tutulması durumu söz konusudur. O dönem binlerce faili meçhul yaşandı, gerek devlet içinde gerekse de devlet dışında bir sürü insan katledildi. Aslında bunların failleri bellidir. Sonradan kim geldi, kim bu işleri yürüttü bellidir. Ancak mevcut Ergenekon davası tam bir fasa fisodur. Eğer Ergenekon çözümlenmek isteniyorsa Ergenekon’un en büyük icraatı ’93 sürecidir. Yine ’93 sonrasında Kürdistan’da devreye koyduğu uygulamalardır. Mesela başı Demirel, Doğan Güreş, Mehmet Ağar, Tansu Çiller ve bunların alt kademesindeki ekiplerdir.

Yargılamada Kürdistan yok, Fırat’ın doğusuna geçilmiyor...

Evet, eğer köktenci bir çözüm istemi olsaydı Ergenekon’un Kürdistan’daki uygulamalarından başlatılırdı. Ama Ergenekon Davası’nda herhangi bir biçimde derin devletin açığa çıkarılmadığı gibi, onun Kürdistan’daki icraatları da yargılanmadı. Ergenekon Davası denilen şey AKP Hükümeti’ne karşı darbe tertipleme faaliyetini yargılamadır. AKP Ergenekon’un Kürdistan’daki uygulamalarına sahip çıkmakta ve katliamların, cinayetlerin açığa çıkartılmasını istememektedir.

2005 yılında ‘Kürt meselesi benim meselemdir, çözeceğim’ dedi, başka şeyler yapıldı; ‘12 Eylül’le yüzleşeceğim’ dedi, ülkeyi halen 12 Eylül Anayasası’yla yönetiyor. Örnekler uzatılabilir. Ne yapmaya çalışıyorlar?

Farklı bir taktik tarzdır. Dokunuyor ama yapmıyor. İfade ediyor ama sonra oralı olmuyor. Mesela Dersim tartışmalarında gördünüz; “literatürde varsa özür de dileriz” dedi. Ne oldu peki? Hiç.
Mesela Özal için hazırlanan raporda “vücudunda zehir var fakat ölüm nedeni belli değil” deniliyor. Aslında söylemek istemiyor. Yani zehirlendi dese, bu devlet yapısının yeni baştan ele alınması gerekiyor.


Ahmet Özal söyledi aslında böyle olacağını?

Evet. Açıktır, bence zehirlenmiş olduğu nettir.

“AKP Kürt sorununda bazı iyileştirmeler yaptı, bazı adımlar attı” deniliyor. Hatta Başbakan “daha ne istiyorsunuz, neyiniz eksik?” diyor. Siz ne diyorsunuz?

Neyimiz eşit, neyimiz var ki? Herhalde sadece mideden baktığı için “neyiniz eksik” diyor. Gerçek şudur: Silahlı mücadeleyi durdurup demokratik çözümü deklare ettik, askeri güçlerimizi çektik. DSP, MHP ve ANAP bile bazı adımlar attılar. Kürt sorunun çözüm koşulları bu biçimde olgunlaştı.
Sonra ne oldu? AKP iktidara geldi. Ne yaptı? Sorunu çözmedi. Bu sorunun 2002-2003’te çözülmesi gerekiyordu. 2003’te çözülecek sorunu AKP çözmedi, bugüne taşıdı. MHP bile bazı adımlar attı ama AKP, hiçbir yasal temeli olmadan bir TV kurmuş, kendi propagandasını yapıyor ve o kanal aracılığıyla bize küfrediyor. Bu bir hak değil ki. Biz her şeyden önce bir milletiz, millet olmaktan kaynaklı haklarımızı istiyoruz.

AKP içindeki Kürtlere ilişkin ne düşünüyorsunuz?

AKP’nin gerçeğini görmek gerekiyor. Özellikle AKP’li parlamenterler bazı tutumları aldılar ama şunu görmeleri gerekiyor, tarihin eli onların omuzlarındadır. Bu dönemde üzerinde en çok sorumluluk olanlar bizzat AKP saflarındaki Kürtlerdir. Çünkü AKP onlara dayanarak bu sömürgeciliği pekiştirmek ve sürdürmek istiyor. AKP’nin önüne koyduğu 2023 hedefinde Kürtlerin eritilmesi vardır, Kürt halkı yoktur.
AKP ‘Kürtleri en çok biz temsil ediyoruz’ diyor.
Öyle bir şey yoktur. İktidar olan partilerin her zaman Kürdistan’da oy aldığı görülecektir. CHP, DP, AP ve ANAP da almıştır. Onunla öyle kalkıp dünya kamuoyunu yanıltmaya da gerek yoktur. Bu nedenle bu kesimlerin gelişecek bütün bu sürecin vebalinin boyunlarında olduğunu bilmeleri gerekiyor. Gerçek anlamda İslam’a inanan, samimi bir biçimde İslami duyguları taşıyan insanları özellikle bu konuda elini vicdanına koyarak davranmaya çağırıyorum.

Tahliyelerden sonra Hizbullah, partisiyle gündemde. “Biz BDP ve AKP’ye alternatif olarak kuruluyoruz“ dediler. Ne oluyor?

Bu bir konsept. 1990’larda Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı tetikçiliğe ihtiyaç vardı, bu yapı bu biçimde değerlendirildi. 2000’lerle birlikte ise artık tetikçilik değil, dini inancı olan, mütedeyyin Kürtleri tutma ihtiyacı var. Şimdi bu proje böyle uygulanıyor. Yani bu böyle bir projenin sonucu olarak gelişen bir değişimdir diye düşünüyoruz. Devletle, AKP’yle ayrı tutulamaz.

Neresinde Hükümet veya Fethullah Gülen veya devlet…

O ayrı bir tartışma konusu. Ben burada çok boyutlarıyla girmek istemiyorum. Öncelikle şunu da belirteyim: En azından tetikçilikten böyle siyasi bir yelpazeye kaymış olmasını yine olumlarım. Herhangi bir şekilde, acaba tekrardan şiddet mi gündeme gelir? Asla. Şunu söyleyeyim. Biz her ne kadar “konsepttir” desek de, farklı şekillerde değerlendirsek de bizim herhangi bir kimseye şiddet kullanma gibi bir durumumuz olmaz. Ama biz biliyoruz ki bu bir konsepttir. Daha önce silahlı bir biçimde Kürt yurtsever insanlar vurduruldu, şimdi de bazı kesimleri, yani mütedeyyin kesimleri tutmaya dönük bir proje gündemde. Tersini iddia ediyorlarsa, pratikte göstermeleri gerekiyor. Çünkü gelişen bütün süreçler bunun böyle olduğunu, işte belirttiğiniz gibi cezaevinden bırakılmalar, sonra TV kurulup hediye etmeler, sonradan bu yapının daha önce büyük bir maddi yoksulluk içindeyken, şimdi bolluğu yaşama durumu, ardından ise partileşme süreci. Bunlar öyle kendiliğinden gelişen şeyler değil. Ben şunu da söyleyeyim; bizim bu yapıya karşı herhangi bir farklı yaklaşımımız söz konusu olmaz. Eğer kendileri farklı olduklarını iddia ediyorlarsa, gerçekten AKP’den kitle koparırlar mı, bağımsız girebilirler mi, bunu göstersinler? Önümüzdeki yerel seçimlerde AKP’den kitleyi ayırıp gerçek bir parti olma durumu mu var, yoksa belli bir kitleyi orada tutma ve sonra da entegre etme projesi mi gelişecek, bunu pratik gösterir. Bu açıdan ben diyorum pratik süreç bunu biraz daha açığa vurur. Farklı iddiası olanlar bu temelde iddialarını pratikleştirebilirler.

KİTABININ YARATTIÐI KRİZ


Sizin Bir Savaşın Anatomisi isimli kitabınız Yunancaya çevrildi. Askeri müzede Türkiye’nin baskısı sonucu 4 yetkili general görevden alındı. Bir kitaba bu düzeyde müdahale edilmesini, kitabın yazarı olarak nasıl yorumluyorsunuz?

Ben yazar değilim, devrimciyim. Kitap yazmaya pek zamanı olan bir kişi de değilim. Şimdiye kadar özel bir uğraşım da olmuş değil. Ancak devrimcilik görevimiz gereği birçok yazı yazıyoruz. Bu kitap da öyle bir görev çerçevesinde yazıldı. Aslında belki zaman olsa insan daha çok da yazabilir. Ki bazı arkadaşlar daha fazla uğraşabiliyor, yazabiliyorlar. Kitabın Yunanca baskısının yapılmasıyla ilgili tercüme eden çevreler aslında başvurdular; bu talep onlardan gelmişti ve arkadaşlar basılmasını uygun gördüler. Ardından ise Yunanca baskı için önsöz istediler, gönderemedik. Sonrasında ise tanıtım için kısa bir yazı istediler, ancak onu da bize haber geç ulaştığı için yetiştiremedik. Buradan sizin aracılığınızla kendilerinden özür diliyorum. Kitapla ilgili benim söyleyeceğim bu.
Ancak sonradan duyduk ki Savunma Bakanlığı’na bağlı bir müzede tanıtımını yaptılar. Hemen Türk Dışişleri Bakanı devreye girmiş, Yunanistan Dışİşleri Bakanı’nı çok ciddi anlamda uyarmış. Devletlerarası birçok şey bazen ciddi kriz olur ama basına pek yansımaz. Herhalde her iki devlet arasında biraz öyle bir sorun olmuş. Görülüyor ki Türkiye’yi biraz teskin etmek, tepkisini dindirmek için de 4 general görevden alınmış. İlginç bir şey tabii.
O kitapta bizzat yaşanmış gerçekler izah edilmiştir. Gerçeklerden bu kadar korkma, bu kadar ürkme düşündürücü. Neden? Çünkü Türk devleti ve Türk sömürgeciliği Kürdistan gerçekliğinin hiçbir biçimde açığa çıkmasını istemez, buna tahammül etmez.

Aslında dünyanın birçok ülkesine, merkezine baktığımızda benzer bir örnekle karşılaşılmaz…

Evet, dünya şuna da bakabilir, bu bir kitap sonuçta. Yaklaşık 500 sayfadan oluşuyor. İşte bir kitaba bu kadar tepki gösteren bir zihniyet kendi içinde de kitap ve haber yazan gazetecileri de içeri atar. Çünkü gerçeğin açığa çıkmasından korkuyor. Çünkü koskoca bir ülkeyi ve bir halkı yok sayıyor. Çünkü yaşanan bir sürü olayı yaşanmamış gibi göstermek istiyor. Türk devleti Kürdistan konusunda bu siyasetini yürüttüğü müddetçe hep bu korkularla yaşayacaktır. Bu nedenle biz “artık bunu aşın” diyoruz.

BARIŞ İSTEMİMİZ AMAN DİLEMEK DEÐİL

STÖ’lere ve aydınlara, yaptıkları çağrıların ardından sessizleşmeleri konusunda neler söylemek istersiniz? En azından sürecin daha kolay yönetilmesi için sorumlu olduklarını düşünüyor musunuz?

Aynen söylediğiniz gibidir. Şimdiye kadar birçok kez çağrılar olmuş, bizden beklentiler olmuş, bunlar ifade edilmiş ve biz o beklentileri dikkate alarak bir takım adımlar atmışızdır. Sonuçta ise herkes sessizleşmiş. Mesela en son açlık grevinde de öyle. Açlık grevi sürecinde hareketin yönetimi ve Önderliğimiz devreye girdi, çağrılar yaptı; yoksa o arkadaşlar bırakmazdı. Yani zindandaki direnişçiler sonuna kadar kararlıydı. Zindandaki arkadaşların açlık grevlerini ölüm orucuna dönüştürme önerisi vardı. Özellikle 40 kişinin kendini hazırladığını, hemen ölüm orucuna dönüştüreceklerini belirttiler. Ama bunun karşılığında hareket ve yönetim durdurdu. Bir çok çevre “durdurulur, devlet de adım atar, atılması için herkes de çaba gösterir” dedi ama bakıyoruz unutuldu bile.
Çözüm için basın yayın çevrelerinin sizden beklentileri var?
Onlara şunu söylüyorum: Biz beklentilerinizi cevaplamak için adım attığımızda karşılığında bir şey gelmediğinde bir nevi ortamdan çekiliyorsunuz. İşte “PKK silah bıraksın, ya da ateşkes yapsın” diyorlar. Kaç kez ateşkes yaptık, silahlı mücadeleyi bile durdurduğumuzu söylemedik mi? AKP bir şey yaptı mı? Hayır.
Birincisi; biz bir milletiz ve haklarımız var. Kimse bize onursuzluğu ve teslimiyeti dayatamaz.
İkincisi; biz bir gücüz, dayandığımız dinamikler var. Böyle barıştan bahsedince, sanki aman diliyormuşum gibi algılanabilir. Halbuki öyle değil. Ben barışa ve halkların kardeşliğine inandığım için bunları söylüyorum. Yoksa biz PKK hareketi olarak kendimizi savunabilecek ve bu halkı da özgürlüğe taşıyabilecek güçteyiz. Bu gücümüz vardır.
Önümüzdeki süreç bu konuda her şeyi açığa vuracaktır. Ama biz sorumluluk gereği bunları söylüyoruz.
Sürgit bir biçimde bu savaşın sürmesi değil de çözüm olsun diyenler için ise şunu söylüyorum: Biz ona açığız, karşı taraf gelmiyor. Bizden sürekli ezber bozan adımlar isteniliyor. Ancak biz üzerimize düşeni yaptık. Son olarak açlık grevini durdurarak Önderliğimiz üzerine düşeni yaptı. Artık top sizdedir. Adımın oradan gelmesi gerekiyor. Tekrar tekrar bizden adım atılması isteniyor, biz daha ne yapalım ki? Adım atılmasının istenilmesi bir haksızlıktır. Dolayısıyla çözüm isteniyorsa devletin yani AKP’nin ciddi, inandırıcı, gözle görülür adım atması gerekmektedir. Bu biçimde belki yeni bir süreç devreye girer. Yoksa lafla, sadece bilmem bazı söylemlerle herhangi yeni bir süreç gündeme gelmez. Başbakan’ın bazı davranışlarıyla ya da söylemleriyle de gelmez.
Sonuç olarak o çevrelere çağrım şu: Lütfen kendinizi bizim yerimize koyun. Evet, biz çözüm istiyoruz ama onurlu bir çözüm istiyoruz. Çözüme dönük adım attığımızda da bizim arkamızda durun, destekleyin. Şimdi açlık grevini durdurduk. İşte Başbakan çıktı, her şeyi bir tarafa itti, ortamı gerdi, kimse bir ses çıkarmadı.


ERDAL ER / ANF/BEHDİNAN