
İnsanlığımızı kusmadığımız için öfkesini üzerimize kusan dünyanın mide bulandıran bu gerçeğini görmedikçe, otuz dört canımızı yüreğimizi söküp çıkarır gibi aramızdan koparıp alan Roboskî katliamını doğru değerlendiremeyiz. Katliamın üzerinden iki koca yıl geçti. Bu süre içinde evlatlarının yasını tutan ailelerden yükselen adalet çağrısı boşlukta yankılanan bir çığlık olmanın ötesine gitmedi. Bu çağrının muhatabı olması gereken AKP Hükümeti bu iki yıl boyunca Sağır Sultan’ı oynadı. Dini imanı daha çok kazanmak, kasalarını ve cüzdanlarını daha fazla doldurmak olanların vicdanı yoktu. Onların yürekleri nasır bağlamıştı. Bunun içindir ki tarifsiz acılarla yüklü çığlıkları duymazlıktan geldiler. Yanan yüreklere su serpmeyi ifade edecek küçücük bir adım dahi atmadılar. Daha da kötüsü, açıklamaları ve tavırları ile acılarımızın daha da çoğalmasına yol açtılar. Çünkü onların zihniyetinde bizler hiçtik. İnkar da zaten bu değil miydi? Hiçlik aleminde yitip gidenlerin acı duymaları söz konusu olabilir miydi?
Bizi yokluğa mahkûm kendilerini her şey sayıyorlar. Öyle ya, biz hiçiz, ama onlar ise gerçeğin kendisi. Dile kolay, canımızdan otuz dört parça koptuğunda, otuz dört gencecik fidanımız toprağa düştüğünde, bir parktaki otuz dört çiçeğin çiğnenmesine gösterilecek tepkiyi göstermediler. Roboskî katliamı ile rüşvet ve yolsuzluk operasyonu konularındaki tavırlarını karşılaştırın, bu belirlemenin ne kadar doğru olduğunu göreceksiniz. Roboskî’de tepelerine yağdırdıkları bombalarla otuz dört insanımızın bedenini paramparça eden ordunun bir subayının ifadesini almaya bile gerek görmeyenler, hırsızlıklarını deşifre etti diye emniyet teşkilatını hallaç pamuğuna çevirip görevden almadıkları yetkili bırakmadılar. Bizim acımızın karşısında onlarınki parmak kanamasından duyulan acı kadar bile değildi; buna rağmen fırtınalar kopardılar. Rüşvet ve yolsuzlukla milyonları iç eden çocukları hapse atılacak diye üzülenler, sıra çocuklarını parçalanmış halde toprağa veren Roboskîli ailelerin acılarını acıdan saymadılar.
Roboskî’de hava bombardımanına hedef olan otuz dört Kürt’ten çoğu çocuktu. Bu çocuklardan çoğu öğrenciydi. Aileleri yoksuldu. Bu yoksulluğu daha da derinleştirmemek ve okul masraflarını karşılamak için çalışmak zorundalardı. Sınırın ötesine geçip satın aldıkları birkaç kutu sigara, birkaç bidon benzin ya da birkaç torba şekeri satarak ihtiyaçlarını karşılıyorlardı. Üstelik yaptıkları işe göz yumdukları için kazandıklarının bir bölümünü rüşvet olarak sınırdaki askerlere veriyorlardı. Bir öğrenci ancak defalarca sınırı geçerek istediği bilgisayarı alacak parayı elde edebilirdi. Devlet yapılan bu işe kaçakçılık diyor ve suç sayıyordu. Benzer bir katliamı, otuz üç kurşun olayını anlatan şair, “Pasaporta ısınmamış içimiz, budur katlimize sebep suçumuz” diyordu. Roboskîli gençlerin içi de pasaporta ısınmamıştı. Türk devleti kendilerine bunun bedelini canlarıyla ödetti.
Devlet iktidarı hırsızlığı hukukla meşru kılan yapılanmadan başka nedir ki! İktidar olup milyonlarla çalanı baş tacı ederler; ancak okul harçlığını karşılayacak birkaç kuruş kazanmak için ‘kaçakçılık’ yapanın cezası dilim dilim doğranmak olur. Son rüşvet ve yolsuzluk operasyonu bu gerçeği bir kez daha doğruladı. Banka kasalarında saklı servetleri bir yana, adamların ayakkabı kutularının içinden bile milyonlar çıkıyor. Roboskî’deki yoksul Kürt’ün çocuğu yüz lira kazanmak için ölümü can yoldaşıymış gibi yanı başında taşıyor; buna karşılık bakanlık koltuğunda oturan adamın çocuğu halkın sırtından çaldığı milyonlarla gününü gün ediyor. Bugünün azami kar üzerinde yükselen kapitalizm dünyasında biri cehennemi, öbürü cenneti yaşıyor. Ezilenin sırtından cenneti yaşayanda vicdan olur mu? Birikimleri arasında vicdan bulunmayan adaleti tesis edebilir mi? İnsani insan yapan toplumsal varlığıdır ve vicdan da ancak toplumsallık varsa vardır. İktidar toplum karşıtlığı, aynı anlama gelmek üzere vicdansızlıktır.
Vicdan dünyanın herhangi bir yerinde haksız yere herhangi bir insanın suratında patlayan bir tokatın acısını kendi yanağında hissetmek demektir. Roboskî katliamı sadece namuslu her Kürt’ün suratında patlayan bir tokat olmadı, bizden tam otuz dört can aldı. Bu katliamla her birimizin yüreğine otuz dört kez hançer saplandı. İnsan olma iddiamız hala sürüyorsa elbette bu acıyı hissetmeye devam ederiz; yürekleri dağlanmış anaların, gözü yaşlı babaların acılarını elbette unutamayız. Bunun gerekli olduğunu ama yetmediğini kabul etmemiz gerekir. Bunun ötesine geçip gerekeni yapmazsak çektiğimiz acının hiçbir anlamı kalmaz. Bunun için de öncelikle şu soruların cevabını aramalıyız: Neden bu insanlarımızın yakalanması yoluna gidilmedi? Neden otuz dört canımızın kanına girildi ve can alırken neden bu kadar vahşet sergilendi? Bu planlı katliamı gerçekleştirenlerin gerçek amaçları neydi? Ne kadar vicdanlı olduğumuzu bu soruların cevapları ve bu cevaplara ne denli uygun davrandığımız belirleyecektir.
Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etmek isteyen inkar ve imha sistemini Srilanka’dakine benzer bir tasfiye planını hayata geçirmek istiyordu. Bu planın başarısı için kendi deyişiyle ‘teröristi halktan ayırmak’ zorundaydı. Normal dilde bunun anlamı toplumu Özgürlük Hareketi’ni destekler konumdan çıkarmaktı. Bu noktada yapılması gereken şey korku ve dehşet salarak toplumu pasifize etmekti. Sistem en güçlü müttefiği olan ‘general korku’ya iş başı çağrısı yapıyordu. Dehşet senaryosunu uygulamada seçilen hedef sistem güçlerinin bilgisi dahilinde ‘kaçakçılık’ yapan Roboskîliler oldu. Katliamın yapıldığı gün Roboskîli gençlerin sınırı geçtiklerini ve akşam vakti döneceklerini biliyorlardı. Dönüş zamanını beklediler, bombardıman saatini ayarladılar ve nihayet vurdular. Plan eylem boyutunda başarıya ulaşmıştı ve Başbakan Erdoğan hedefi tam isabet vuranları kutluyordu. Roboskî olayını Garzan ve Geliyê Tiyarê katliamları izledi. Hepsinde benzer yöntemler denendi: Yakınlarını ziyaret edecekleri bir mezar taşından mahrum bırakmak için imha edilmek üzere hedef seçilenlerin bedenlerini paramparça etmek!
Amaç son derece net: Balıkları yok etmek istiyorsan, ilk iş olarak denizi kurutacaksın! Roboskî katliamı tamı tamına bir denizi kurutma denemesiydi; bir kaza değil, bu çerçevede planlanmış olukça planlı biçimde gerçekleştirilen bir denizi kurutma denemesi. Roboskî katliamının kurbanlarını anarken, onları tasarlayarak katleden sistemin amacını göz önünde bulundurmalıyız. Roboskîli gençlerin kendi özgürlükleri için mücadele etmekten vazgeçip sömürgecilerin şemsiyesi altına sığınsınlar diye katledildiler. Öyleyse barış, demokrasi ve özgürlük davamıza her zamankinden daha güçlü sarılmalıyız. Bizler kimliksiz köleler olarak yaşamaya razı olalım diye evlatlarımızı kurban seçtiler. O zaman kimliksiz köleler olarak yaşamayı asla kabul etmeyelim; sömürgeciliği yaşamayalım ve yaşatmayalım. Vicdanlı olmak işte budur, Roboskî şehitleri ancak böyle doğru anılmış olur.