Üç minibüs ve iki otomobille Qileban’A (Uludere) doğru yola koyulduğumuzda karmaşık duygular içindeydik. Halkların Demokratik Kongeresi’nin (HDK) çağrısıyla oluşan heyette değişik örgüt temsilcileri, milletvekilleri, yazarlar, müzisyenler de vardı. Bir kısmı, davet beklemeksizin katılmışlardı bu oluşuma. Yani Kürt halkının acısını paylaşmaya, ona dokunmaya, yüreğini yüreklerinin yanına koymaya heves eden, inanan insanlarla çıkmıştık yola.
Bu gidiş, birçoğu için bölgeye yakından ilk tanıklıktı belki. Bozuk yollarda saatlerce süren yolculuğun ardından ilk taziye yerine vardığımızda, acılara dokunmaya sıra gelmişti artık. Karşımızdakiler gencecik fidanlarını yanlış istihbarat, operasyon kazası diye aklanmaya çalışılan bir katliama kurban vermişlerdi. „Başınız sağ olsun“ sözlerimize „hepimizin başı sağ olsun“ diyerek, gelenlere „o senin de parçandı“ mesajını verecek kadar öğreticiydiler üstelik.
İlk taziye yerinden ayrılıp Bujeh (Gülyazı) köyüne doğru yola çıktığımızda, acıdan bir yükümüz vardı sırtımızda. Bu taziye yerinde de aynı acı, aynı dokunuşlar ve hikayenin bir başka parçası… Bir genç kız „benim nişanlımdı. Annesi babası gözlerini kapatmaya çalışmışlar ama kapatamamışlar. Ben cenazeye yetişemedim. Yetişebilsem gözleri açık gitmezdi“ diye anlatıyordu. Bir diğeri „hastanede 6 kişi var şimdi. Bir kız, kardeşinin mezarı başında intihara kalkıştı, üzüntüden hastalananlar oldu“ diyor.
Acı ömür boyu ama zaman dar. Roboski’ye (Ortasu) doğru yola koyuluyoruz. Araba içinde „bizim oralar düzdür, bu kadar dağ, tepe hiç görmemiştim“ diye anlatıyor biri. Yola çıktığımızda bahar havası vardı Diyarbakır’da, burada soğuk ve kar. Bu arada zaman akşama değdi artık. Karanlık içinde, taziye yerini ortaya yakılan ateşler aydınlatıyor. Aynı acılı dokunuşlar, aynı umutlar burada da. „Benim abimdi Nevzat“ dedi küçük bir kız, adı Zahide. Benim adımı öğrendiğinde gözleri ışıladı, „ikinci ismim“ dedi, iyice sokuldu yanıma. Yanında bir kız çocuğu daha var adı Bahar, erkek kardeşi Arda… Zahide beşinci sınıfa gidiyormuş. Okumayı seviyor musun diyorum. Sesi dalgalanıyor „seviyorum ama babam artık göndermeyecek, abim öldürülünce okutmaktan vazgeçti“ diyor… Ne çok çocuk var bu köyde, hepsi de ürkek ve üzgün ama cesurlar. İlk fırsatta yan yana gelip slogan atıyorlar hükümet aleyhine, yaşları yedi, dokuz en fazla on bir.
Kaymakamın yaralanması olayına karıştıkları iddiası ile, katledilen çocukların yakını altı genç tutuklandı dediler. Kaymakam ve devlet yetkilileri Uludere’den değillerdi, yabancılardı, provokatörlerdi demişlerdi hani… Yapılan konuşmalar, İlkay’ın seslendirdiği ağıt, gözyaşları…ayrılırken bir kez daha „geldiniz, yalnız olmadığımızı anladık, acımızı hafiflettiniz…“ sözleri. Alevleriyle meydanı aydınlatan ateşler, acılı sarılışlar, umut…
Uludere’ye geldik, acılara dokunduk. Ama görevimizi yaptık rahatlığını duyup arkamızda bırakamadık, Roboski’den geçemedik… Geçseydik insanlığımız orada kalırdı, utanç içinde boğulurduk illa. Öyle ya, yaşadığımız bu yerde, kardeşlerimiz savaş uçaklarından atılan bombalarla paramparça edilmişlerdi… 34 müydü öldürülen, 35 mi bilinmiyordu. 34 desen fazladan kol, bacak var, 35 desen eksik kalıyordu. Üstelik günler sonra bulunan parçalar eksiği olan mezarlara ekleniyordu. El ele yan yana parçalanan insanlar, parçalanan katırlarla üst üste iç içe, hangisi hangisine ait ayırmak imkansız... Belki PKK yaptı diyeceklerdi sağ kurtulan olmasaydı, katliam üstü yakalanmasaydı devlet… Şimdi başka şey tartışıyor olacaktık belki. Bu gerçek hiç bu kadar gerçek görünmemişti oraya gidenlere, belki…
Roboski; zindanlara atılan Kürtler, gözyaşları kurumayan analar, İmralı’daki tecrit, Çelê, kıyıma uğratılan barış umutlarıydı. İnsanlığımızdı Roboski, geçemedik.