Evrensel ahlakın çürümeye yüz tuttuğu günümüzde, toplumsal kabullerin tehlikelerini ve kişinin kendine yabancılaşmasıyla sonuçlanan durumları özetlerken iş kaçınılmaz bir şekilde yerini popüler kültür eleştirisine bırakır. Kitle iletişim araçlarının buradaki misyonuna vurgu yapılır. Algılarımız üzerindeki manipülasyonların bizi ne kadar edilgenleştirdiğine kadar kendi gerçekliğimizden kopuşa sebebiyet verdiği üzerine sayfalar dolusu yazı yazılır, sonraki aşama kapitalizmle tırmanan azgın noktanın başlangıcını sanayi devrimiyle ilişkilendirilerek Marksizm'i suça ortak kılma yaklaşımına bırakır. Oysa kapitalizmin varolma koşullarını sanayi devriminde arayan bu ezber, merkantalizmin doğuşuna; bu doğuşla birlikte değersizleşen bireye, değişen yaşam formlarına vurgu yapma ihtiyacı hissetmez.
Batı dediğimiz dünyanın mahirliği işte burada yatar. Size mutlaka kendinizde kusur arama imkanı yaratır. Siz kültürel zehirlenme paradoksu yaşarken onlar bilinçli ve mukayeseli tavırla varoluşsal problemlerini giderir. Tarihte mesen dediğimiz gruplar, değişen ve dönüşen ne varsa baki kalanın sanat olduğuna bu hissiyatla yaklaşırlar, öyle ki burada hümanizmin izlerine rahatlıkla şahit oluruz. Bugün bin yıl öncesinin mesleki yansımalarını ayakta tutan da bu düsturdur. Bir yerde yeni varsa varlığını eskiye borçludur. Yeniliği kavramak için de eskiyi yok etmemek gerekir. Her olan biteni kapitalizme bağlamak bu açıdan vicdani rahatlamadan öte bir anlam taşımaz. Zira kapitalizmi amiyane bir tabirle damardan yaşayan bu yapı, söz konusu insani değerler ve onu yaşatma olunca dur diyebilme olgunluğunu kazanabilmişlerdir. Bizdeki ölçüsüz yapı bunu kavrama konusunda cidden hastalıklı bir refleks geliştirir. Örneğin; Calvez adında bir Meksikalı papaz kalkıp Brahmanların her zaman sermaye sınıfının yanında olduğuna dikkat çekip ahlaki sembollerimizi ayakta tutabilmek için onların palavralarına değil vicdanımıza kulak vermemizi tembihler. Azize Teresa'nın "Akıl hür bir kuştur!" sözü belirlenen sınırlara duyulan güvene kuşkuyu taşır. Çünkü yüzyıl savaşları yaşamış batı insanı, medeniyetin yaşadığı travmada din adamlarının parmağının olduğunu bilir, aklın sahneye çıkacağı anın da doğmalarınızdan kurtulmakla mümkün olabileceğini belirtir. Ortadoğu insanlarının onulmaz tembelliği gibi tufana yorarak ve tövbe ederek değil. Popüler kültürü değerlendirirken de benzer okumadan geçirmek gerekir. Kelimenin etimolojik kökenine indiğimizde halktan ve onun oluşturduğu kültürden bahsediyoruz. Günümüzde her ne kadar anlam kayması yaşasa da kült dediğimizde ölümsüzlüğe taşınmış eserlerin nitelendirilmesi yapılır. Hatta İrlandalı akademisyen Declan J.Lanson'un iddiasıdır ki bir zamanlar popüler kültür denildiğinde zihinde yaratmış olduğu ilk çağrışım dünya klasikleriydi. Peki ortada bu gerçeklik varken halkın her üretimine sakıncalı bakmanın mantığını neye dayandırmalıyız? Kültürün ve halkın geçirgen farklılıklar taşıdığı dünyada üstelik. Benzer talihsizliği yaşayan bir diğer kavram arabesk gibi. Arabesk dediğimiz şey yansımasını müzik üzerine inşa etmiştir sanki. Günümüz algısı bunu dillendirirken cehaleti simgeleyen bir yaşam tarzıymışçasına kavram haritasını daraltır. Oysa o arabesk Osmanlı külliyesinden Safevi saraylarına dek süren bir inceliğin ve sanatın diğer adıydı ama geldiğimiz noktada artık mimli sayılıyor, utancın tezahürüymüşçesine yaklaşılıyor. Cürmü bir fasaryadan ibaret olan çoğunluk hukukunun azınlık hukukuna duyduğu saygıdır bahsettiklerim. Asıl ironi olan inanca evrildiğinde kendini çelişkiye düşürecek tutumdan da imtina etmemeleridir. Kendisinin bile bir hoşgörü esirgediği bu yaklaşım, dini tanımlamalar üzerine çekimlendiğinde hakir gördüğü şeye başkalarını zorlayarak hayat denilen sahtelikler geçidiyle yüzleşmemizi sağlamasıdır. Böylece kendi gerçekliğini tüketen toplum aynı zamanda canavarlaşan bir bünyeye dönüşebiliyor.