Düşümde gördüm, yenilmez bir kent gördüm, bütün 

dünyanın saldırılarına karşı koyuyordu, 

Arkadaşlık kentiydi düşümde gördüğüm kent, 

Orada hiçbir şey sağlam, 

sağlık içinde bir aşka üstün tutulmuyordu, 

orada her şeye aşk öncülük ediyordu, 

Ne zaman bakarsanız bakın, 

o kentteki insanların hareketlerinde 

açıkça belli oluyordu bu, 

Bakışlarında, sözlerinde açıkça görülüyordu.

Walt Whitman


Bugün bayram. Yarın 19 Temmuz, yine bayram: Dünya Rojava Bayramı denilebilir belki. Belki, Dünya Umut Bayramı. İki bayramı birleştirebilene aşk olsun!

Her bayram tekrar eden birkaç teamül var. Önce onlara kafa göz dalıp ardından serimdeki bayramı anlatmak niyetindeyim, yapabilirsem.

***

Mesela birileri, bayramı “salt dini” bir aktivite gibi görür, görmek ister; o da yetmez, gördürmek ister. Başka birileri, tersinden aynı şeyi yapar: Külliyen reddeder.

Daha başka birileri, onca katliamın ortasında bayram kutlanamayacağından çok emindir, kutlayan herkesi handiyse hain ilan eder. Feysbuk hesaplarında dünyanın karanlık yanını anlatan fotoğraflar peydahlanır; her yan jöle kıvamında duyar olur.

Tüm bu teranenin ortasında bir çocuk, büyüklerin aslında oldukça basit düşünerek toplumsal bir keyfe dönüştürebilecekleri bayram vesilesiyle bile ayrışmasından hem bihaber hem uzaktır. Avrupa kentinin banliyösü veya şanzelizesinde; metropolün varoşunda veya nezih semtinde; hatta işgal altında bir kentte, mesela Kobanê’de… Bayram, bayramdır.

***

Duyar zabıtalarını savdığımıza göre, artık gönül rahatlığıyla “Ah o eski bayramlar” moduna geçebiliriz herhalde…

Enteresan bir hikaye anlatmayacağım, belki herkesin bildiği hatta…

Çocukluğumun bayramlarında, Antep’in uzağındaki köyüm var. O köyde, Elê Hesî Îko namlı nenem. Nenemin nasır bağlamış elleri; o elleri öpünce, o eller yüzümde gezince hissettiğim sertlik… Sonra, anadilim Türkçe olduğundan yabancı olduğum dili nenemin; nasırları kadar sert…

Köyde bayram günleri, akşamüstleri, geceleri… Öncesinden büyük leğenlerde yoğrulan hamurun çay bardağı marifetiyle ayrıştırılması, ortaya çıkan malzemenin fırında bekletilmesiyle hazır edilmiş “quşxana”larca küncülü kahke. (“Susam” ve “kurabiye” halen, bizden olmayan, kitapların, filmlerin dünyasından, o nazik insanların dünyasından sözcükler gibi gelir bana.)

Erken başlayan bayram sabahı… Kimileyin sarılarak uyunan bayramlık esbabın giyildiği o kutsal an… Art arda dizilmiş, koşuştururcasına yürüyen çocuklar… Her kapıda el öpme merasimi: “Para mı, şeker mi verecek acaba?” Bildiğiniz mevzular; artık hayalini kurmaktan bile sakındığımız hep birlikte… Öyle ya, onlar uzak ve ilkel bir hayatın bugünün kentine ve hızına yaraşmayacak fiilleriydi!

Bayram akşamları… Yan yana dizilmiş tütün tabakaları, el fenerleri ardında bağdaş kurmuş yanık tenli amcalar… (Yazık ki ablalar ve teyzeler, odanın bir başka yanında… Yine de bereket ki, bugünün kentinde kuvvetlenen mutaassıp edepsizliğin yaptığı gibi odadan dışarı atılmış değiller!)

Köydeki odamızda, o yaşımda en çok eğlendiğim, yeni bir misafirin geliş anıydı. Gözüm kapıda bekliyor, kapı aralanınca hemen etrafımı seyre koyuluyordum. Bütün bir oda, belki yirmi kişi, bir anda ayağa kalkıyor ve geleni karşılıyordu. Babam yer gösteriyor, hemen ardından bir “merhaba” faslı başlıyordu. O bitiyor, “Çi dikî, rahat e?” faslı… Ancak beş dakika kadar süren bu merasim ardından sohbet kaldığı yerden devam edebilirdi!

Köyün bir de “sofi”si vardı, amcaların en uzun ve en beyaz sakallısı. Hikayeleri ve neşesiyle herkesin ilgi odağı Kekê Müslüm, sofinin sakalını tarar, Ramazan’la da, bayramla da dalgasını geçerdi. Sofi de dahil kimse, onun dine saygısızlık ettiğini düşünmez; herkes güler geçerdi. Sonra, köyün delicesi bir oğlan, bir kıza kaptırmıştı gönlünü. Arada herkes iki laf atar, ikisinin kızarmış yüzleriyle eğlenirdi. Ne onca “yapılacaklar listesi” vardı kafalarında; ne bunca duvar… Kentlilerin kibirle burunlarını kaldırıp taassupla suçladığı köylüler, aynalı plazalardaki hiçbir prangadan muzdarip değildi. Onları mutsuz eden ne geldiyse de başlarına, o plazalardan geldi.

***

Rojava Devrimi’ne bakarken biraz da, fiziken, zihnen, fikren uzak düştüğüm (hatta aslında hiçbir zaman ait olamadığım) o köyü görüyorum. Biri bana, “ekolojik demokratik toplum” dediğinde, karşıdaki kapıdan bir misafir giriyor içeri, ahali ayağa kalkıp karşılıyor. Belki fazla basit düşünüyorum, belki bunca basit düşünme yetisini yitirdiğimiz için felaketlere gebe hayatımız. Bilmiyorum. Ama bu bayramla o bayramın bir ilgisi olmalı. Bayram sabahı koşarcasına gezinen çocukların, traş olup güle oynaya sohbet eden insanların yaşadığı o uzak köyün Rojava’yla bir ilgisi…

Birini diğerinden ayırmadan: Bayramınız kutlu olsun!