Her açıdan dolu bir hafta geride kaldı. Pek gündem olmadı ama Rojava'nın Cizîrê Kantonu'nda belediye meclis üyelikleri için yapılan seçim, siyasi gelişmelerin en önemlisi sayılır. Önemli,  çünkü Kürtler, BAAS rejiminin yarım yüzyıldır “BAAS partisini seçme zorunluluğu” gibi absürt bir zorbalığı aştılar. Ve kendi bölgelerinde kendi siyasi partilerine yakın adayları seçmenin ulusal hazzına varıyorlar. Cizîrê'deki seçimlerin sonuçlarını henüz öğrenemedik ama TEV DEM'in yetkililerine göre Kürtler, rejim karşıtı Araplar ve Süryaniler arasında takdire şayan bir katılım söz konusu. Teknik olarak verili sonuçları aldığımızda daha net değerlendirme yapma imkanımız olacaktır. Lakin Cizîrê Kantonu çok kültürlü, çok uluslu topluluklardan oluşan bir kanton. Hesekê ve Qamişlo'daki Arap nüfusun önemli bir bölümü rejim yanlısı. Bu rejimci nüfusun seçimlerde oy kullanmadığı varsayımına dayanarak kantonun seçimlere katılım oranını doğrusu merak ediyorum. Belki Hesekê ve Qamişlo merkezlerinde katilim oranı bu gerekçeden dolayı düşebilir ama Dêrik, Serêkaniyê, Tirbespiyê, Dirbêsiyê, Amûdê, Girkê Legê, Rimelan, Til Koçer. Ebu Raseyn'de seçimlerin nasıl geçtiğine dair net bilgimiz yok. Umarım teknik ve sayısal verileri öğrenme şansımız olur. Buna rağmen minik özgür seçimler olarak Kürdistan tarihine geçti. Seçim güvenliğinin Asayiş tarafından alındığı seçim kurullarının denetimi ve gözetimi altında erkeklerin ve kadınların oy kullandığı, seçilme hakkına haiz olduğu ilk seçimler olarak Batı Kürdistan tarihine geçti. Bu seçimin tek olumsuzluğu ENKS'nin boykot kararı. Zira boykot kararından sonra ENKS yetkililerinin soluğu TC Dış İşleri Bakanlığı'nda almaları da boykotun siyasi saiklerle değil bir yönlendirme ile karara bağlandığını gösteriyor ENKS'nin  hala 2012 yılındaki TC'nin Suriye politikasına yedeklenmiş pozisyonunuzda değişiklik yapmadığını gösteriyor. 


Devrim ölçer garip solcular ve müzik grubu

 Bir anda “Bağımsız Türkiyeci bir müzik grubunun “Rojava'da yaşananlar devrim değil' videosu düştü gündeme. Üzerine ancak mizah üretilebilecek bir durumken sıkça tartışıldı. Zira Türkiye'nin bağımsız olmadığı iddiasıyla bunu söylüyorlar. Bu durumda Türklerin milli sorunları var demek, Türklerin dilleri yasaklanmış, tersanelerine girilmiş tüm kültürel öğeleri yok edilmek istenmiş gerçeğinin olması lazım ki bunca keskin bir slogan üretilebilsin. Durum bu değilse, gerçeklik bu değilse bu hedef etrafında örgütlenenler metafiziğin dibini bulmuş anlamı çıkar. Yeni bir din demek bu; soyut, sadece inanılması istenen bir tabu, bir dogma. Gerçi bu dinin temelleri 1923'te atıldı ama yeterli gelmemiş anlaşılan. Baskıcı rejimlerin olduğu ülkelerde demokrasi talebi devrimci bir taleptir. Bu basit gerçegi bile bilmemek ayıptır. Asimilasyoncu rejimlere karşı dil-kültür özgürlüğü talep etmek devrimci bir taleptir. Bu talepleri gerçekleştirecek araçları kullanarak baskıya, asimilasyona son vermek ise devrimdir. Türkiye'ci bu grubun devrimden anladığı diktatörlükse eğer konuyu onlarla tartışmak bile utanç sayılmalı ama herhalde kurucu “de facto” iktidarla özerklik kazanmış bir bölgede kadınların seçme secimle, yönetimde etkin olarak bulunması üstelik herhangi bir partiden imkanının olması tarihte bir ilk. 1923 Cumhuriyeti'nden on dört yıl sonra Türkler kadınlara oy hakkı tanıdı ama tek partiden seçilmesi ve tek partiyi seçmesi şartıyla… Sovyet devrimi, kadınlara yönelik muazzam yasalar yaptı ama sadece bir partiye üye olması kaydıyla. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. İsviçre 1848 kanton devrimiyle özgürlüğünü kazanmasına rağmen kadınların oy hakkı ancak 1971'de gerçekleşmiştir. 


Trajediyi devrime çevirenlerin maçı:

12 Mart 2004'te BAAS rejiminin bir stadta barbarca Kürtlere saldırmasından 11 yıl sonra Rojava karması ve Amedspor o stadta anma ve dostluk maçı yaptı. Sadece 5 yıl önce Kürt Asayiş'inin güvenliğinde Kürdistan temalı böyle bir maçı düşünmek bile fanteziydi. Ama bu gerçekleşti. BAAS'a suç işlediği yerde tokat atmak anlamına gelir bu. Ki bu tip rejimler böyle tokatları da hak ediyorlar.