Mizgîn AGIRÎ

19 Temmuz’da Rojava Devrimi’nin 7. yıldönümü törenlerle kutlandı, özgür yaşam ve direnişte ısrar vurgulandı. Kısa bir zamana büyük değerleri, değişimi sığdırmak devrimlerin ortak karakteridir. Her devrim bir kavgayı ifade eder...

Halen devam eden, onbinlerce şehit ve yaralısıyla acıları bal eyleyen, tüm ezilenlerin, devrimcilerin ilgi odağı Rojava Devrimi, Reel-sosyalizmin çözülüşüyle solan sosyalizm umutlarını yeniden yeşertti, enternasyonal bir ruh yarattı...

Her devrimin olduğu gibi Rojava Devriminin de bir direniş hikayesi vardır elbet...

El-Kaide’nin türemesi eli kanlı, Moğol zihniyetli DAİŞ çeteleri zayıf buldukları bu coğrafyaya saldırdıklarında nasıl bir hezimete uğrayacaklarını bilmiyorlardı... Her taraftan kuşatmışlardı... Tilbarak, Tilhemis, Cezaa, Serêkaniyê, Mebruka ve daha birçok yeri savaş sarmalına sürüklediler. Yaşanan savaş, üçüncü dünya savaşıydı...

Lojistik, cephane, çetelerin aktarımını büyük bir görev aşkıyla üstlenen TC Devleti Osmanlı açgözlülüğüyle saldırtıyordu... Diğer destekçiler görünürde Katar ve Suudi Arabistan’dı... Özünde de dünyanın tüm karanlık elleri, hegemonik güçleriydi...

Planları Efrîn TC’ye, Cizîrê Barzanî’ye, Kobanê de DAİŞ’e vermekti, yani esasta TC’nin stratejik hedefi buydu...

Tayyip Erdoğan Kobanê için “ha düştü, ha düşecek…” diyordu... Buna karşılık Serok Apo, “Kobanê düşmeyecek” dedi... Bakurê Kurdistan’da iki günde altmış yurtsever şehit verildi.

Kobanê direndi ve düşmedi...

Kobanê ölümüne direndi. Ve bu tarihî direnişi Rojava Devrimi’nin sembolü oldu...

Kobenê’de duvar duvar, ev ev, sokak sokak savaşıldı... Göğüs-göğüse vuruştu her dilden, her milletten, her cinsten yiğitler... Tıpkı Spartaküs’ün, Şêx Bedreddîn’in orduları gibi gönül savaşı verdiler... Bedenleri mevzi oldu yoldaşlarına ve her yoldaşça söz merhem oldu yaralara... Karanlık geceler mermilerle, bombalarla aydınlandı. Aydınlık yüzlü insanlardan bazı yiğitler Kobanê halkının değişiyle “Kobanê’nin suyunu dahi içemeden şehit düştüler…” Yani gün ışığını karşılama güzelliğini yoldaşlarına bahşetmek uğruna yolculandılar sonsuzluğa... Bu duvarlar daha nice kahramanlıklara, kalleşliklere tanıklık edecekti! Yaralıların çığlıkları yankılandı duvarlarda, kan sıçradı, sinsi gölgeler seğirdi... Kimi zaman mevzi, kimi zaman da şehit künyelerinin yazıldığı tabletler oldular bu duvarlar... Tıpkı Sur direnişinde olduğu gibi, vakit yoktu giden yoldaşların yasını tutmaya... Kızılca kıyametti yaşanan...

Kobanê düşmedi...

Dünya çapında adına bir gün ayrıldı... Kobanê Günü dendi. İlklerden oldu..

Kobanê’ye ilk geldiğimde bir köye misafirliğe gitmiştik... Evin anası yemekten sonra anlatmaya koyuldu... Ailesi savaş sürecinde iki ay suni sınırda bekliyor. Her mermi sesi, her patlama yüreğini ağzına getiriyor halkın... Belki silaha çok yabancı değil Kobanê halkı... Fakat böylesi ne görülmüş, ne duyulmuştu?!... Kimdir bu DAİŞ’liler, ne istiyorlar bu halktan?.. Anlam veremez ana... Bildiği birşey vardır, o da gözü kanlı, sakallı, ayaklarında terlik, Şengal’de binlerce kadın-çocuk-erkek kaçıran, kesen bu zalimler şimdi de Kobanê’ye saldırmıştır. Bu nedenle sınıra yönelirler, çünkü namus elden gitmemelidir...

Ya ay yüzlü gençler olmasaydı nice olurdu halleri? Sonsuzluğu bir saniyelik özgür yaşamda arayan fedailer...

“Hadi ana çabuk çıkın, biz savaşırız, Kobanê’yi özgürleştireceğiz!” diyen hiç tanımadığı ama oğlu-kızı gibi kanının kaynadığı bu yiğitler... Belki de hiçbir zaman bir daha göremeyeceği kahramanlardı bunlar....

Ana yemekten sonra bir dengbêjî klam söyledi Kobanê üzerine... Savaşı, zulmü anlatan... Türküyü bitirdikten sonra bize döndü ve “heval bu çeteler bizden ne istiyorlar?” diye sordu.

Yalın bir yüreğe, yalın bir cevap vermek gerekti...

“Ana, seni istiyorlar, beni istiyorlar, bu üzerinde oturduğumuz nakışlı halıyı, söylediğin dengbêjî klamı istiyorlar, toprağımızı, suyumuzu istiyorlar…” diye ani bir cevap verdim. Derin bir acı ve anlam gücüyle baktı yüzüme...

“Olsun Kürt gençleri bizi korurlar” dedi... Yüzü ışıldadı ananın... Anaların dili gönül dilidir derler ya!... Bu da böyleydi...

Kırk yıl önce atılan temel…

Rojava Devriminin temelleri kırk yıl öncelerine kadar gider... Serok Apo’nun 1979’un Temmuz ayının sıcağında mayın tarlasından, bir sınır askerinin yol göstermesiyle başlar bu devrim serüveni...

Kıt-kanaat imkanlarla ulaşılan Lübnan-Beyrut Filistin devrimci kamplarında, her taşın gölgesi, Kürt halkının özgür kimlik ve yaşamının filizlenmesi için okul olmuş, stargeh olmuştur...

Serok Apo’nun amansız çalışmaları sonucunda Suriye’deki binlerce Kürt ve farklı uluslardaki aileler Parti’ye kazandırılmıştır. O zamanki deyimle “Başurê Piçuk-Küçük Güney”den Özgürlük Hareketi PKK’ye binlerce kadın ve erkek militan katılmış, Kürdistan dağlarında kahramanca savaşmış, şehit düşmüşlerdir...

Ş.Mihyeddîn, Ş.Zinar, Ş.Ehmed, Ş.Şilan, Ş.Dicle, Ş.Xebat, Ş.Rustem bu şehitler zincirinin halkalarıdır...

BAAS Rejiminin örtülü baskı politikalarına rağmen Özgür Kürdün kimlik arayışı en zorlu koşullarda illegal bir tarzda devam etmiştir...

Serok Apo 15 Şubat 1999’da uluslararası bir komplosuyla Türkiye’ye kaçırıldığında Kürt Halkı Şam’da Atina konsolosluğunu kuşatmış, heryerde yürüttüğü yürüyüşlerle tepkisini dile getirmiştir...

Yani Rojava’da Serok Apo dendiğinde sular durur!.. Hele bir de Serok Apo görülmüşse bir destan gibi anlatılır sürekli... Çünkü verilen bir emek vardır, Kürtleri kökleriyle buluşturma vardır...

Serok Apo’ya bağlılık düzeyi apayrı bir çalışma, bir kitap çalışmasıdır... Fakat özde anlaşılması gereken Rojava Devrimi’nin temelleri kırk yıl öncesine dayanmaktadır...

Devrimin hakikat yolcuları...

Yine Ş.Arîn Mirkan, Ş.Avesta, Ş.Îlam’la fedaileşen, Ş.Gelhat, Ş.Ararat Cudî, Ş.Nalîn Muş, Ş.Şevîn, Ş.Artêş, Ş.Dilgeş sembolleşen şehitler ordusu Rojava Devrimi’nin hakikat savaşçılarıdırlar...

Her ulustan şehidin olması daha da evrenselleştirir devrimi... Reqa Hamlesinde ilerleyen bir grup görmüştüm... Bir savaş kolu... Kol komutanı Azeri bir arkadaştı. Kol’daki diğer savaşçılar Arap, Kürt ve Amerikalı bir arkadaştan oluşuyordu... Yani halklar mozayiği... Onlar yola çıktıktan sonra bir arkadaş Amerikalı olan Ş.Çektar için “Eğer birgün şehit düşersem cenazemi Amerika’ya göndermeyin! Beni Rojava’da defnedin!…” dediğini aktardı... Ve bir süre sonra Çektar arkadaş şehit düştü...

Rojava Devrimine katılım sağlayan herkesin hem kendine dair, hem de tüm insanlığa dair amaçları, hedefleri vardır... Bu ideallerin tümü insanca, demokratik bir yaşam içindir...

Rojava Devrimi insanlara rahat bir nefes aldırdı. Herkesin ve her kesimin kendini ifade edebileceği zeminler oluşturdu...

Kadınların toplumsal statüsü güçlendi, güçleniyor... Bazen erkeklerde gizli bir isyana yolaçsa da kadın özgünlüğü önplandadır...

Geçenlerde Ronahi Tv’de Reqa’da DAİŞ’in zulmüne uğrayan Arap kadınlarının, insan hafsalasını zorlayan anlatımları vardı. Bir kadının ayağını kesmişler, diğer bir kadını 80 defa kırbaçlamışlardı...

“QSD gelip kurtardı bizi... Keşke daha erken gelseydi. Bijî QSD…!” diyordu bir Arap kadını...

Rojava devrimile zulme son verildi ve alternatif demokratik bir sistem olarak yaşamsallaşarak halen devam etmekte...

Rojava Devrimi, bir gül misali açtı, kokusuyla rengiyle yaşamın estetiğini, özünü yansıtıyor.

Buna karşılık Beko, nasıl ki Mem û Zîn’in aşkına saldırdıysa günümüzde de binlerce çağdaş Beko özgür insana, halkların birliğine, ulusal birliğe, kadınların kanatlanmasına saldırmakta...

Tüm bu geçerli nedenlerle eğer Rojava Devrimi, umudun tekrardan yeşermesi ise gerekirse gülün dikeni olmak ya da bu gülün sulayanı olmak gerek...

Ancak bu biçimiyle evrenselleşen şehitlere layık çıkılabilir...

Umudu canlı kılmak adına, özgürlük adına, demokrasi adına...