
Öncelikle Angola’yı tanıtalım. Angola bir yaşlı kıta ülkesidir. Eski bir Portekiz sömürgesidir. Hem toprak hem nüfus hem de sahip olduğu yeraltı zenginlikleri bakımından Portekiz açısından stratejik biröneme sahiptir. 1960’larda, zorunlu çalışma, toprakların zorla işgali, kabilelerin göçe zorlanması toplumu rahatsız etmektedir. Ayrıca tarımda küçük üreticiliğin gelişmesi engellenmektedir. Angola’da Siyahlar dışında Portekiz’den buraya gelen beyazlarda yaşamaktadır. Bu beyazların büyük kısmı uluslararası güçlerin Angola’daki temsilcisi rolünü oynayan büyük sermayedarlar, diğer bir kısmı küçük burjuva ve ücretli işçilerdir.
Angola devrim hareketi üç ayrı örgütten oluşmuştur. Ancak kötü tarafı ortak düşman Portekiz’le savaşmaktan çok birbiriyle çatışmış olmalarıdır. Ortaklık yakalayamamışlardır. Bunda bazı örgütlerin dış güçlerin maşalığından başka bir rol oynamamaları önemli bir yere sahiptir.
Bu örgütlerden biri Angola’nın Kurtuluşu İçin Halk Hareketi(MPLA)’dır. 1956’da kurulmuş hem Angola hem de Portekiz’deki pek çok gücü bir araya getirmiştir. Diktatörlük karşıtı beyazlarla da ilişki kurmuştur. UNİTA ve FNLA ise daha çok etnik temeller üzerinde şekillenmişlerdir. MPLA ise ulusal karakter taşıyan etnik, sınıfsal ve ırk ayrımı yapmadan toplumun tüm kesimlerini antisömürgeci mücadeleye katmayı hedeflemiştir. MPLA’nın kuruluşunun ardından kısa süre sonra pek çok kurucusu tutuklanmıştır. Ancak yine de Şubat 1961’de Luanda’da başlayıp kuzeydeki pamuk ekim tarlalarına yayılan ayaklanma sırasında silahlı mücadelesini başlatmıştır. Başkentin varoşlarında gelişen bu ayaklanma binlerce siyahın ayaklanarak hapishanelere yürümeleriyle patlama noktasına gelmiştir. Yeterince güçlü bir savunma gücü olmayan halk kıyıma uğramaktan kurtulamamıştır. Bu ayaklanma sonrasında Salazar diktatörlüğü uluslararası sermayenin Angola’ya daha fazla girmesi ve sömürgeci politikaların yoğunlaştığı uygulamalar başlatmıştır.
Bu yıllarda FNLA, CIA tarafından desteklenmeye başlanmıştır. ABD tüm Afrika kıtasında demokratik bir hareket yerine kendi kontrolünde işbirlikçi bir örgüt olarak FNLA gibi bir örgütü tercih etmiştir. Para ve silah yardımı yapılan FNLA kitle tabanı yalnızca “Bakonga” denen bir yerel topluluktan oluşmaktadır ve yalnızca bir askeri örgütlenmedir.
Üçüncü örgüt UNİTA ise 1966 da FNLA’dan ayrılan “Ovimundu”lar denen kabile arasında kurulmuştur.
İki sürece ayrılan savaşın birinci safhası 1961-1975 yılları arasında yaşanmıştır. Bu savaşa Portekiz’de gerçekleşen Karanfil Devrimi sonrasında yapılan anlaşmayla ara verilmiştir. Üç örgütün ortak kurdukları bir hükümet sonrasında MPLA’nın güçlü konumunu sindiremeyen diğer iki parti tarafından saldırılar yeniden başlatılmıştır. Pek çok dış güçten destek alan güçler sonunda MPLA tarafından yenilgiye uğratılmış olsalar da devrime ciddi zarar vermişlerdir. Angola’da bu süreçte UNİTA ve FNLA örgütlerinin yarattığı tahribatlar Batı Kürdistan’da günümüzde yaşananlarla benzer özellikler taşımaktadır.
Batı Kürdistan halkının yıllardır Arap Kemeri uygulamalarına maruz kalması, kimlik bile verilmemesi Suriye Baas rejiminin yaklaşımlarını özetlemektedir. Halen Baas rejiminin Kürtlere saldırıyor olması bu politikaların devamı niteliğindedir. Gelişen yeni süreçte öncelikle PYD ve YPG’nin halkların ortak demokratik yaşamını savunduğu ve halk arasında da büyük bir desteği olduğu biliniyor. Batı Kürdistan’da kurulmakta olan yeni sistemin, demokratik komünal yaşamın inşası devletlerarası güçleri ve bölgeselişbirlikçilerini rahatsız etmektedir. PYD’ye karşı TC tarafından beslenerek savaştırılan çetelerin rantçı olduğunu ve hiçbir toplumsal desteği olmadığını bilmeyen yok. Bölge halklarının birbirini boğazlaması için provokatörlük yapan bu güçlerle yukarda Angola örneğinde verdiğimiz diğer partilerin yaklaşımları ne kadar da birbirine benzemekte. Hem halka saldıran güçler hem de Batı Kürdistan’da varlık göstermeye çalışan partiler açısından böyle bir durum vardır.
Angola devrim sürecinde Küba’dan gelip, Angola halkının yanında sömürgeci güçlere karşı savaşan binlerce devrimcinin payını ise özellikle vurgulamak gerekir. “Carlotta harekatı” denilen bir dayanışma temelinde binlerce devrimci, küresel tekellerin, onların işbirlikçisi karşı devrimci güçlerin saldırılarına karşı Angola halkının yanında yer almıştır.
Bu harekata Che’nin enternasyonalist fikirlerinden etkilenmiş binlerce Kübalı birbiriyle yarışırcasına, aşkla katılmışlardır. Dünyanın bir ucundan, Güney Amerika’dan Afrika’ya yani bir kıtadan bir başka kıtaya sömürgeci güçlere karşı ezilen Angola halkını savunmak için protestoların, yürüyüşlerin yetmediğini görüp harekete geçmiştiler.
Vurguladığımız bu devrimci dayanışmaya diğer bir örnek ise 1970’li yıllarda Filistin halkıyla yaşanmıştır. Dünyanın dört bir yanında olduğu gibi, Türkiye ve Kürdistan’da da yüzlerce genç 1970’li yıllar boyunca Filistin halkıyla dayanışma için Filistin’e gitmiş, çatışmalarda, İsrail saldırılarında yaşamlarını yitirenler olmuştur.
İspanya iç savaşında Franko rejimine karşı Uluslararası Devrimci Tugaylar adıyla sergilenen devrimci dayanışma bir diğer uluslararası devrimci dayanışma örneğidir. Bu tugaylara katılanlardan biri de ünlü yazar Hemingway’dir.
Kürdistan özgülünde ise 1970’li yıllarda Güney Kürdistan’da böyle bir dayanışma yaşanmıştır. Kürt halkına karşı Irak Baas partisinin saldırıları karşısında Kürdistan’ın dört bir yanından Kürtler bu savaşa katılmışlardır. Kuzey Kürdistan, Batı Kürdistan ve Doğu Kürdistan yürütülen bu savaşın hem geri cephesi hem de dünyaya açılma alanları olmuştur.
Peki, geçtiğimiz günlerde Halep’te, Serêkaniyê’de yaşanan çatışmalar ve saldırılara karşı KDP’nin tavrı nadıl idi? Kuzey Kürdistan’da yürütülen Kürt halkının mücadelesine karşı geliştirdiği yaklaşımın bir varyasyonu değil midir? Gümrük kapısını açmış olmuş olması yeterli midir? Bu saldırıları geliştiren güçlerle ilişkileri nasıldır? KDP ile yakınlığı ile bilinen Azadî gibi örgütlerin bu süreçte yaşanan çatışmalardaki safı kimin safıdır? Türkiye’nin bu çatışma ve saldırılardaki konumunu herkes dile getiriyor olmasına karşın neden buna karşı tavır almamaktadır?
Batı, Kuzey ve Doğu Kürdistanlı binlerce Kürdün kanı üzerinde kurulan bölgesel hükümetin bir vefa borcu da mı yoktur? Melê Mustafa Barzani’yle omuz omuza çarpışan az mı Qamişlolu, Derîkli, Efrînli vardır? Ne çabuk unutulmuştur.
Hem Güney Kürdistan’da hem de Türkiye’deki iktidar ve farklı güçler bölgede yaşanan savaşı fırsat bilerek mültecileşen halkı, zayıflıklarından, fakirliğinden istifade ederek başta fuhuş sektörü olmak üzere kullanmaktadır. Medyaya yansıyan çadır kentlerin görüntülerine kanmamak, içerisinde yaşananları görmek gerekir.
Batı Kürdistan’a yardım kampanyalarının geliştiği bu süreçte, seferberlik ruhuyla yaklaşılmalıdır. Ancak sadece bu yardımlar yeterli midir? “Batı Kürdistan’da yaşananları destekliyoruz” demek, alkışlamak, buna karşı gelişen saldırıları kınamak ne kadar yeterlidir? Batı Kürdistan’da yürütülen savaş çok kapsamlı ve şiddetlidir. Uluslararası pek çok gücün hesabının olduğu bir bölge olarak Batı Kürdistan, pek çok devletin saldırısı altındayken ne yapılması gerekir? Bu noktada Che’nin Vietnam savaşı sürecinde yazdığı bir yazı günümüz görevlerini çok net açıklamaktadır:
“Dünyanın tüm ilerici güçlerinin Vietnam’la dayanışması bugün için, Roma arenasındaki gladyatörlere tezahürat yapan pleblerin acı istihzasına benzer. Sorun baskının kurbanına başarı dilemek değil, onun kaderini paylaşmak, ona zafer ya da ölüme kadar eşlik etmektir.”
Evet, dünyada pek çok ülkede yaşanan örneklere benzer hatta daha kapsamlı ortaklaşmalar gereklidir. Batı Kürdistan’da gerek ırkçı Baas rejimine, gerekse TC Özel Harp Dairesince örgütlenen, beslenen El Kaide’ye bağlı çetelere karşı savaşacak Ortadoğu Devrimci Tugayları, yeni Ortadoğu’nun kurucu gücü olabilir. Bunun için ise sadece insan olmak, yurtsever ve demokrat olmak yeterlidir. Başkalarından çağrı, davet beklemeye de gerek yoktur. Sınırlar TC tarafından fiilen ortadan kaldırılmış durumdadır. Kürdistan Özgürlük Hareketi ise yıllardır zaten bunu yapıyor. Yok edilmiş sınırlara takılmadan Serêkaniyê, Halep, Derîk, Efrîn, Kobanî hatta Şam’da bile Ortadoğu devrimci güçleri için mücadele edecek zemin vardır. Biraz Che olmak, İbrahim Kaypakkaya gibi tutum takınmak, Kemal Pir’den bir parça taşımak ya da Deniz Gezmiş’e yoldaş olmak yeterlidir. Bunun için kimsenin kendini öteki görmemesi gerekir. Yürütülen kirli savaşın insanlığa, Ortadoğululara, Kürtlere karşı yapıldığı bilinmelidir. Kürt, Türk, Arap herkes harekete geçmelidir.
“Bir, İki, üç Daha Fazla Vietnam!” sloganında olduğu gibi, biz de şimdi “İki, üç daha fazla Kürdistan” diye ayağa kalkmalı ve Ortadoğu’nun özgürlük ocağı haline gelen Kürdistan’da özgürlük ateşini daha fazla sahiplenmeli, daha fazla harlandırmalıyız. İki, üç daha fazla Kürdistan!