ENGİN SUSTAM*PARİS[/caption] Fransız sosyolog Prof. Eric Fassin, Kürt halkının bir azınlık olarak nitelendirelemeyeceğini ifade ederek, Kürtlerin Rojava’da dünyaya ve bölgeye yeni bir siyasi model sunduğunu belirtti. Rojava’ya yönelik işgalin amacının, özgür belediyeciliğe, cinsiyet eşitlikçi, ekolojik yeni sistemi ortadan kaldırmak olduğunu dile getiren Fassin, bunun yeni sömürgecilik anlayışıyla bağlantılı olduğunu ifade ederek şu değerlendirmelerde bulundu: “Avrupa artık Türkiye’ye demokratik talepleri dayatacak, baskı yapacak durumda olmadığı gibi, demokraside de ders verebilecek konumda değildir. Tam tersine Avrupa Birliği, Türkiye’ye mültecilerin büyük bir kısmını vererek, Erdoğan’a kendisine baskı yapma imkânı verdi. Ortaya çıkan yeni düzen, Trump’da da vücut bulan ‘egemen milliyetçiliğe’ dayanıyor. Bu, dünün Amerikan emperyalizmi değil. Artık bir yerlere rejim değişikliği empoze etme meselesi söz konusu değil. Öncelikli olan terörle mücadele değil, otoriter ülkelerin demokrasiye karşı cephe oluşturmasıdır. Bugün neoliberalizmin neo-faşizmi dediğim, bir dönemi yaşıyoruz. Elbette, özgürlüğümüz için savaşan Kürtlere, bir borcumuz olduğunu hatırlatarak başlamalıyız. Bu nedenle, Kürtleri Erdoğan rejimine bırakmak, ihanettir. Fakat dahası da var. Rojava’da olup bitenler bizim özgürlüğümüzle de ilgilidir.” Fassin, Rojava’daki son süreçe ilişkin soruları yanıtladı. Arap Baharı’ndan sonra, Ortadoğu’daki bazı otoriter rejimler çöktü. Ayaklanmaların olduğu bu bölgeler, sonraki süreçte paramiliter gruplar tarafından savaş alanına çevrildi. Kürtler ise Rojava’da, otoriter ülkelerin gölgesinde, özerk bölgeler ilan ederek, demokratik bir sisteme dayanan “sosyal ekoloji devrimi” ilan etti. Suriye’nin kuzeyinde yaşayan tüm azınlıkların destek verdiği bu devrim, sosyal, politik, cinsiyet eşitlikçi,ekolojik, toplumsal ve eşit kimlik koşulunu esas alan bir paradigmaya dayanıyor. Kürtler bu yeni ütopyayı, özdeş kimlik çatışmaları ve küresel kapitalizmin derin kriz yaşadığı bir dönemde yaratmayı başardı. Şimdi ise bu ütopya bölgesi, sömürgeci devletlerin uzlaşmaları sonucu, şiddet rejiminin desteklediği paramiliter grupların saldırı tehdidi altında. Çatışma içindeki bu sosyo-politik dönüşümü nasıl analiz ediyorsunuz? Türkiye’de Kürt nüfusuna yönelik baskının bir uzantısı olan Rojava’ya karşı bu savaşın, benim ve çoğumuz için trajik bir yankısının olduğunu söyleyerek başlamak istiyorum. Bölgenin meseleleri ve mahruz kaldığı korkunç şiddete dair bilgimin yetersizliğine ve de uzakta olmama rağmen, dayanışmamı ifade etmenin yollarını bulmaya çalışıyorum. Ama yeterli bilgi sahibi olmadığım için hiç bir şey söylememek, sessiz kalmak, bizi ilgilendirmiyormuş gibi davranmak mümkün mü? Bu nedenle, sağduyulu ve alçakgönüllülükle, bilgimin sınırlı olduğu konu ile ilgili, bazı analizleri belirtmek istiyorum. Birincisi, Kürt tarihinin özgünlüğüne dair olsa bile bugün Rojava’da oynanan, uluslararası bir oyundur. Bu sorun sadece (jeopolitik yanı da var tabii) jeopolitik bir sorun değildir. Türk rejiminin Rojava’daki bu yeni “siyasi deneyimi” ezmeye çalışmasının temel sebebinin, onun ütopik boyutu olduğuna inanıyorum. Aslında, Kürtler sadece zulmedilen bir azınlık değildir, aynı zamanda dünyaya ve bölgeye siyasi bir model sunuyorlar. Rojava birkaç yıldır, özgürlükçü belediyecilikten esinlenen bir deneyin parçası olarak “feminizm ve ekolojiyi” birleştiren, yeni demokrasi biçimlerinin icat edildiği bir laboratuvar sunuyor. Türk saldırılarının, -özellikle Donald Trump’un Amerika Birleşik Devletleri’nin suç ortaklığıyla- ortadan kaldırmak istediği de budur. Bugün ise Rojava, baskının da laborutuvarına dönüşebilir. Bu satırları Brezilya’dan yazıyorum: Brezilya, bugün başka bir otoriter neoliberalizm laboratuvarı. Şu an ki tepkiler, 1973’te General Pinochet’nin askeri darbesiyle ilk deneysel figür olan Şili’de olduğu gibi, dünyanın birçok yerinde görülüyor. Bugün “neoliberalizmin neo-faşizmi” dediğim bir dönemi yaşıyoruz. Rojava hakkında çok şey bilmiyorum ama Rojava’daki bu tecrübenin ve onu yok etme girişiminin, beni ve hepimizi ilgilendirdiğini söylemek istiyorum. Çünkü bu bir demokrasi meselesidir. Panturk milliyetçiliği ile, Ermeni Soykırımı ve Kürt toplumunun dışlanmasına dayanan, Erdoğan’ın otokratik rejimiyle totaliter bir sürüklenmede olan bugünün Türkiyesi’ni nasıl tanımlamak gerekli? Türkiye’de Kürt sorunu ne yazık ki yeni bir sorun değil. Ancak Erdoğan rejiminin otoriter evrimi ile yeni bir gerçeklik yaşıyor. Çarpıcı olan şey, her şeyin önceden belirlenmemiş ve bir sürüklenmenin söz konusu olmasıdır. Ben Türkiye konusunda uzman değilim. Bununla birlikte, Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye açılmaya hazır olmadığı açıkça ortaya çıktı; Erdoğan’ın yüzüne kapıyı çarptı. Avrupa’nın İslamofobik kayması, Türkiye rejiminin milliyetçi kaymasına – biri, diğerine karşı tepki olarak anlaşılınca- ışık tutuyor. Türkiye’nin ekonomisi iyi değil ve hayat birçok insan için gittikçe zorlaşıyor. Daha da endişe verici olan; baskının, bir tür hatada ısrar etmenin, ekonomik durumu daha da kötüleştirmesidir. Ancak; Avrupa artık Türkiye’ye demokratik talepleri dayatacak, baskı yapacak durumda olmadığı gibi, demokraside de ders verebilecek konumda değildir. Avrupa Birliği içinde sadece Macaristan veya Polonya’ya bakarsak bile (sadece bu örnekleri almamız gerekirse), düşünmek için yeterli örneklerdir. Tam tersine Avrupa Birliği, Türkiye’ye mültecilerin büyük bir kısmını vererek, Erdoğan’a kendisine baskı yapma imkânı verdi. Bu da, eğer Avrupa Birliği Libya ile de anlaşmaya hazırsa, mülteci akınına karşı “duvar” görevi gören ülkelerden gelebilecek her türlü talebi de kabul edeceğinin, kanıtıdır. Türkiye’nin Kürtlere karşı yürüttüğü işgal savaşının sonuçları, ne olur? Bence Trump’ın Erdoğan’a verdiği “fiili” yeşil ışıkla, yeni bir dünya düzeni ortaya çıkabilir. Aslında, Kürtler meşru bir şekilde, tarihin kendisini tekrar ettiği hissine sahip olsalar da ve bir kez daha büyük güçler onları kaderlerine terk etmeden önce kullanmış olsalar bile, bu anti emperyalist okuma, oynanmakta olan bu yeni oyunu ıskalama riskini taşıyor. ‘Terörle Mücadele’ 11 Eylül 2001’den bu yana ABD’nin politikasını tanımlıyor. Ama Kürtleri feda etmek, aynı zamanda İslam Devletini de (DAİŞ) tekrar sahneye çıkarıyor. Başka bir deyişle, dünyaya yirmi yıldır egemen olan mantığa, tam ters bir mantık söz konusu. Sonuç olarak ortaya çıkan yeni düzen, Trump’da da vücut bulan ‘egemen milliyetçiliğe’ dayanıyor. Bu, dünün Amerikan emperyalizmi değil. Trump Amerikası’nın şu veya bu ülkeyi işgal etmesi, söz konusu değildir. J.W.Bush ve neo-muhafazakarlar döneminde olduğu gibi, (neo-muhafazakarları tatmin etmek için, İran veya Kuzey Kore’ye yönelik tehditler olmasına rağmen hiç bir zaman harekete geçmemiştir); artık bir yerlere rejim değişikliği empoze etme meselesi söz konusu değil. Aksine, dünyadaki diğer rejimlere de (sadece Erdoğan değil Putin veya Netanyahu) dünyanın çeşitli parçalarını teslim etme durumu söz konusu. Böylece yeni ‘Egemen Güçler’ arasında bir ittifak görüyoruz (Nazi Almanyası, faşist İtalya ve milliyetçi Japonya arasındaki İkinci Dünya Savaşı sırasında olduğu gibi). Artık öncelikli olan terörle mücadele değil, otoriter ülkelerin demokrasiye karşı cephe oluşturmasıdır. Kürt sorunu dört ülke arasındaki bir sorun olmaktan çıkıp uluslararası bir sorun haline geldi. Bu bağlamda Rojava’daki savaşın nedeni Kürdistan’ın sömürge olmasından kaynaklı. Bağlam farklı olsa bile Kürt sorunu ile Cezayir sorununu karşılaştırabilir misiniz? Sömürge Cezayir ve günümüz Kürdistan’ı arasındaki olası ortak noktalar nelerdir ? Her iki durum da, sömürge durumlarıdır. Ancak, tüm sömürge biçimleri aynı değildir. Cezayir tarihini karakterize eden şey, öncelikle uzun bir sömürgecilik sürecidir. Daha sonra ‘işgalin ve sömürgeciliğin şiddeti’ söz konusudur. Kurtuluş ile sona eren bu bağımsızlık savaşı, Cezayir’deki Avrupa yerleşiminin tam bir kopuşla - Avrupa’da hiç yaşamamış olan çoğu ‘Avrupalının’- ülkelerine geri gönderilmesi ile sonuçlandı. Bu durum için ödenmesi gereken bedel elbette Cezayir için çok ağır oldu ancak Fransa için de dikkate değerdi. Tüm bu yaşananlar ülkemizde toplum ve toplumu baltalamaya devam eden ‘ırksal’ soruyu, tanımlamaya yardımcı oldu. Cezayir Savaşı sırasında Jean-Marie Le Pen’in politik kariyerine, işkence ile başlaması bir tesadüf değildir. Fransa’daki aşırı yabancı düşmanlığı ve ırkçılığın şiddeti biraz da bu geçmişe dayanıyor. Son bir şey ekleyeyim. Fransa, Cezayir Savaşı sırasında kendisine sadık kalan ve ‘bağımsızlık savaşı’ zamanında ülkeden kaçmak zorunda kalan Cezayirli Harkis’lere karşı utanç verici bir nankörlük gösterdi. Fransa’da kendilerine reva görülen muamele, vahşi bir edepsizlikti. Kürt meselesi ile Fransa-Cezayir tarihi arasındaki benzerlikleri ve farklılıkları Kürt meselesi uzmanlarına bırakıyorum. Türk işgaline karşı uluslararası topluma bir çağrınız var mı? Kürtler için acil olduğunu düşündüğünüz herhangi bir önlem var mı? Elbette, özgürlüğümüz için savaşan Kürtlere, bir borcumuz olduğunu hatırlatarak başlamalıyız. Bu nedenle, Kürtleri Erdoğan’ın rejimine bırakmak, ihanettir. Fakat dahası da var. Rojava’da olup bitenler bizim özgürlüğümüzlede ilgilidir. Bir yandan, baskıcı mantık her yerde şiddetle birlikte büyüyor. Kürtlerin başına gelenler de, dünyadaki daha büyük topyekün devlet şiddetinin habercisidir. Öte yandan, Rojava ortadan kaldırılması ile birlikte, radikal demokrasi deneyiminin laboratuvarı da kaybolabilir. Başka bir deyişle, Kürtlerle yalnızca onlara borçlu olduğumuz için değil, aynı zamanda bu hepimizin çıkarına olduğu için dayanışma göstermeliyiz. Bu hem Kürtler ve Rojava için geçerli, hem demokrasi için geçerli. * Kürt akademisyen Engin Sustam, Paris 8 Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak görev yapıyor. Söyleşi, Engin Sustam tarafından yapıldı.