
Suriye’de başta Kürt halkı olmak üzere etnik grupları yok sayan Cenevre 2 Konferansı barış getirebilir mi?
Aslında kimsenin gerçek manada bir çözüm aradığı yok. Esad diktatörlüğü ve hamisi Rusya zaman kazanma ve hedef şaşırtma manevraları peşinde. Sözde demokratik muhalefet unsurları birbirleriyle savaşıyor; aslında yabancı güçlerin taşeronluğunu yapıyor. Ezilenlerin ezileni Kürtler temsil bile edilmiyor. Türkiye, İsrail ve Körfez’in feodal despotizmlerinin demokrasiyle, özgürlükle, halkların haklarıyla kavgaları var. ABD, tarafların birbirlerini ve bu arada elbirliğiyle Suriye’yi çökertmesini zevkle seyrediyor. Bir tahterevalli oyunu oynuyor; iki tarafın da kazanmasını istemiyor, sadece birbirlerini yemelerini arzuluyor. Onun için, denetim altında tutamadığı halk hareketleri, hele gerçekten demokratik oluşumlar ve projeleri, ideolojilerinden bağımsız olarak, Esad diktatörlüğünden daha büyük tehlike. Bu durumdan barış çıkmaz, ancak kaos ve yıkım çıkar.
Kürtler, Cenevre 2 Konferansı’nı “ikinci Lozan” olarak niteliyor. Rojava için bu tehlike var mı?
‘İkinci Lozan’ benzetmesiyle kastedilen, Kürtlerin milli haklarını, uluslararası güçlerin komploları ve oldubittileriyle diplomasi masasında kaybetmeleri. Bu elbette bir tarihsel gerçekliğe işaret etmektir. Ama bir yanıyla da buna atıfta bulunulması Kürtlerin artık eskiden olduğu gibi kandırılamayacaklarının, tarihsel bilince sahip olduklarının göstergesidir. Kürtlerin direniş iradesi ve tarih bilinci yanında, her parçada büyük mücadeleleri sonunda elde etmiş oldukları kazanımlar ve ortaya çıkmış bulunan güç dengesi ile uluslararası aktörlerin içinde kıvrandıkları krizler, Kürtlere rağmen bir ‘ikinci Lozan’ senaryosuna imkan tanımayacak düzeydedir. Lozan, Türk unsurların Mustafa Kemal önderliğindeki muhalefet hareketine Kürtlerin çok iyi niyetlerle, koşulsuz, ikirciksiz, sorgulamaksızın, yeterince garantiler elde etmeden katılmaları sonucu hükmünü icra etti. Şimdi benzer bir tehlike Suriye’de mevcut. Şayet Kürtler, demokratik Suriye muhalefeti içinde erirlerse, onlarla amaçlarda ve örgütlenmede, diplomatik heyetlerde çok iç içe geçer ve özdeşirlerse, demokratik haklarla, kendilerine özgü milli hakları birbirlerine karıştırırlarsa, işte o zaman ‘ikinci Lozan’ tehlikesi ortaya çıkar. Ancak şimdiye kadarki tavırlarıyla Kürtlerin önemli bir bölümünün bu hayati hataya düşmedikleri görülüyor. Bu bağlamda bir noktaya daha değinmek gerekir. Birinci Dünya Savaşı sonrasında Kürtleri bölen ve statüsüz bırakan Lozan trajedisinin iki nedeni daha vardı. Birincisi, o dönemki ‘milli şuur eksikliği’dir. Bunun bugün düşüncede büyük ölçüde aşılmış olduğunu söyleyebiliriz; ama davranışlara her zaman damgasını vurduğundan emin olmamızı engelleyen tavırlara da şahit oluyoruz. Buna koşut olarak, Kürtler arası bir ulusal birlik dinamiğinin o günkü eksikliğinin, bugün de Kürt siyasal yapıları arasındaki çelişki ve çatışmalarda yeniden üretildiğini görmekteyiz. Bunlar ‘ikinci Lozan’ bakımından da tehlikedir. Bence, ‘ikinci Lozan’ riskinin temellerini buralarda aramak gerekir.
Cenevre 2’de amaç barışsa, Kürtler niye davet edilmedi? Zira Kürtler, Rojava’da diğer halklarla birlikte hareket ederek barışın yolunu da gösteriyor. ABD, Kürtlerin alternatif sistemi olan Demokratik Özerklik’ten neden rahatsız?
Çünkü bölgedeki her demokratik, çoğulculuğa dayalı proje, emperyalistlerde tüyler ürpertiyor, sinir uçlarına dokunuyor. Kurmuş oldukları ve nemalandıkları bölgesel düzen, despotik tekçiliğin ürettiği çelişki ve çatışmalardan, akıttığı kandan besleniyor. Halkları birbirine boğazlatan ve bir deli gömleği içinde öğüten; çareyi kendisine sığınmakta bulan zalimleri ve dertlerine devayı yine kendisinde aramaya zorlanan mazlumları yaratan bu düzen, onlara yaşam alanı sağlıyor. Onun için de bu düzenin değişmesini istemiyorlar. Bu sistemin onların kurmuş olduklarının tam aksi istikamette değişmesine izin vermeleri söz konusu değil. Amaç eski düzenin istikrarı ve “Pax Americana”; adil, eşitlikçi, özgürlükçü bir barış değil elbette. Sömürgecilerin bölge düzeni Birinci Dünya Paylaşım Savaşı’yla kuruldu; İkinci Dünya Savaşı sonrasında o günün kendi aralarındaki yeni güç dengelerine göre düzeltildi; Soğuk Savaş’ın çatışmaları içinde de 1990’lara kadar gelerek kendileri için görece istikrarlı haline kavuşturuldu. Sovyetlerin çökmesinden sonra, yeni paylaşım temelli ve yeni güç dengesini yansıtacak bir düzeltme hamlesi yaptı ABD. Bölge’nin ekonomik olarak küreselleşme saldırısına eklemlenmesine, politik olarak Yeni Dünya Düzeni’ne bağlanmasına, stratejik olarak halk hareketlerinin bastırılmasına, ABD-İsrail hegemonyası altına alınmasına dayalı bu büyük saldırı başarısızlığa uğradı. 21. yüzyıla girildiğindeyse, ABD ve müttefikleri, Filistinlilerin, Kürtlerin direngen mücadelelerinin ve son zamanlardaki Arap isyanlarının sarstığı, kimi temel dayanak durumundaki rejimlerin yitirildiği, Amerikan stratejik hamlelerinin başarısızlığa uğradığı koşullarda, eski düzeni yeniden üretmenin, daha sağlam temeller üzerinde restore etmenin uğraşını verme noktasına geldiler. Yaşananlar aslında bu arayışın ve düzen kurma çabalarının sancıları. Askeri işgaller işe yaramadı, hatta durum daha da kötüye gitti. Bir ara Mısır’da Mübarek gibi yıpranmış işbirlikçileri tasfiye edip Mursi gibi yeni işbirlikçi aktörlerle eski düzeni rayına oturtmayı denediler; o da tutmadı. Yeniden klasik yöntemlere döndüler, Sisi’lere sarıldılar. Kürtlerin parçalarda (şimdilik Güney’de) statü kazanmasını kerhen de olsa içlerine sindirir gibi oldular; ama eski düzenin yeniden üretilmesi sürecinde bölgesel aktör olarak kabullenmeyi reddettiler. Üstelik bir de kendi kurmuş oldukları bölgesel statükonun temel taşlarını tehdit eden projelere hayat veren bir Kürt kurtuluş pratiği ile karşılaşınca, tavırları düşmanca bir dışlayıcılık oldu. Kürtlerin Cenevre’de temsil edilmemelerini isteyen başta Türkiye’ydi; ama kararı veren Amerika oldu elbette. Bu işte Suriye’nin, müttefikleri İran’ın, hatta Rusya’nın, pasif ama uğursuz desteğini de göz ardı etmemeli. Kürtlerin milli haklarını, Suriye’de sözde demokratik muhalefet -neredeyse bütün renklerle birlikte- yadsımakla kalmıyor; Baas bürokrasisinden, emperyalizme ve Türkiye gibi tetikçilerine kadar pek çok odak da ‘kabul edilemez’ buluyor. İşte kuşatılmışlık budur. İşte hayatın, bölge halklarının, rejimlerin ve dış güçlerin, (aynen Birinci Lozan döneminde olduğu gibi) tarihin Kürtlere yaklaşımı böyle oluyor. Demokrasi, adalet, özgürlük, eşitlik ve bu değerlere dayalı barış talepleri düşmanca karşılanırken, bunları hayata geçirmeyi deneyen cüretli hayat-toplum-insan projeleri tarih sahnesinden, insan vicdanından ve toplumsal bellekten silinmesi gereken ‘kötü örnekler’, cezalandırılması gereken suçlar olarak görülüyor. ‘Köleler’in böyle şeylere cüret edebilmelerini onların havsalaları almıyor; ırkçı kibirleri ve halklardan, insani değerlerden, gelecekten duydukları onulmaz korkuları, içinde debelendikleri çok boyutlu krizleri, onları paniğe sevk ediyor, saldırganlaştırıyor, hile ve desiselerle halkların önünü kesmeye sevk ediyor. Emperyalizmin temel dinamiği ve beslendiği kaynak, ‘milli-dini husumetler’dir. ‘Böl ve yönet’ de bunu ifade eder. Bu nedenle de emperyalizm; millici-baskıcı rejimleri, tetikçi, taşeron ve müttefik beller. Ezilen halkların doğal, nesnel konumlarından kaynaklanan adil barışçılığı ve şoven olmayan yurtseverliği, sadece ideolojik tehlike değildir; aynı zamanda sistemin temellerine yerleştirilmiş dinamittir de. Bu ideolojinin pratiğe dökülmesi, bir projeye dönüştürülüp uygulamaya konulması, ete-kemiğe bürünmesi ölümcül darbedir, hem tetikçi rejimlere hem de doğrudan emperyalist çıkar ve yöntemlere.
Rojava’da yürürlüğe konan Demokratik Özerklik sisteminin Suriye başta olmak üzere Ortadoğu için önemi nedir?
Kürtlerin Rojava özelinde Ortadoğu gerçekliğinin ayrılmaz bir parçası olan etnik-kültürel farklılıkların bir arada özgür ve eşit yaşayabileceklerini somut biçimde göstermeleri; Kürt milli uyanış ve yaşam projesinin herkesi kapsayan demokratik özünü kanıtlamaları; Ortadoğu mazlumlarına kardeşlik elini uzatmaları; hegemonik-tekçi kültüre alternatif model geliştirmeleri, elbette çok değerlidir. Rojava’da gerçekten demokratik çözüm örneği oluşturmak kadar bu meselenin özel olarak Kürt sorunu, genel olarak da bölge statükosu açısından daha çok dikkate alınması gerektiğini düşünüyorum. Söylemek istediğim şu: Rojava’nın kurtuluşu, her şeyden önce tek tek her parçadaki ‘statüsüz Kürt’ oldubittisine kesinlikle son verecektir. Güney Kürdistan bu manada bir parçada zaten o zincirleri parçaladı. Rojava’da da bu gerçekleştirilebilirse Kuzey ve Doğu’daki ‘statüsüz Kürt’ düzenleri artık kesinlikle sürdürülemez olur. Kürdistan içinden geçen devlet sınırları silikleşir, belirsizleşir, anlamsızlaşır; bu manada Kürdistan fiilen (de facto) birleşir. Giderek, Ortadoğu’nun ‘statüsüz Kürt’ olgusuna dayalı statükosu da çöker; Kürtler aktör olarak uluslararası sahneye çıkar ve bu bütün halkların lehine bir gelişme olur. Rojava yaşam projesi o zaman bütün bölgeyi kendi anaforu içine alan bir büyük özgürleştirme dinamiği olur. Ama unutmamak gerekir ki, bu türden sosyo-ekonomik boyutlu yaşam proje ve düzenleri, düşmanlarla kuşatılmış, sabotajlara açık ortamlarda kolayca uygulanamıyor. ‘Tek ülkede sosyalizm’ uygulamalarının, Rusya ve Çin gibi devasa olanaklara sahip iki ülkede ve Doğu Avrupa gibi gelişmiş bir coğrafyada bile ne büyük zorluklar ve engeller karşısında kaldığı, sonucun ne kadar hazin olduğu ortada. Dolayısıyla, risklerin de bilincinde olmak gerek.
Nedir bu riskler?
Rojava deneyiminin dengede tutulması gereken iki özelliği var. Biri düzene ilişkin sosyo-ekonomik ve enternasyonalist boyutu, öteki milli yanı. Yani, Rojava’daki sosyal-demokratik yaşam projesi kadar oradaki ulusal Kürt ihtiyaçları ve projesi de dikkate alınmalı. Bu ikisinin uyumu ve organik bütünlüğüne kıskançlıkla, kararlılıkla sahip çıkılırsa, biri ötekinin çok önüne geçirilmezse, daha önce sözünü ettiğim, milli olanın demokratik olan içinde erimesi önlenmiş olur.
Bölgenin ve Kürtlerin tarihi bize gösteriyor ki, milli kimlikten ödün verilince o ‘demokratik’ proje de yaşama geçirilemiyor ve aslında bütün halklar, mazlumlar kaybediyor. Örneğin, neo-ittihatçı kadro milliyetçi bir yönelimle yeni Türkiye’yi kurmaya kalkışmışken Kürtler bu boyutu görmezden geldiler ve ağır bedel ödediler. Ortaya çıkan tablo Türk halkının da derdine deva olmadı. Bugün acil mesele, milli olanın karşılıksız ve tek başına, demokratik-özgür yaşam ile halkların kardeşliği içinde eritilmesi değil, bütünlüklü ve dengeli gelişmenin sağlanmasıdır. Kürtler, mücadelelerinin demokratik ve dar milliyetçi olmayan özüyle bu gelişmenin başını çekebilirler, ilk örneklerini oluşturabilirler ve ortaklaşa bir yeni düzene geçişi savunabilirler. Böylece, ‘milli olanlar’ın tamamının dengeli biçimde ortaklaşa eritileceği bir Ortadoğu projesi pratikte gerçekleşme sürecine girer. Rojava deneyimi, hem milli hakları, hem demokratik özü, hem de eşitlik içindeki birlikteliği, ‘milli’yi aşan insanlık boyutunu birlikte bağrında taşıdığı sürece çok değerli bir örnek olacaktır ve mutlaka başarıya ulaşacaktır.
Bütün halklar özveride bulunmalı
Ben milliyetçi biri değilim. Üstelik Kürt de değilim. Ama, Kürtlerin halkların kardeşliği adına ne tür haksızlıklara uğradığının tanığıyım. Bu özverinin yeniden Kürtlerden istenmesinin doğru olduğuna inanmıyorum. Bölgenin hakim milletleri Araplar, Farsiler ve Türkler de bu eli tutma noktasına geldiklerinde ancak ‘yeni düzen’in gerçekleşme şansı olabilir. ‘Eski ve köhnemiş’ olan, ne yazık ki, tek başına değil, eşitsiz gelişme halinde bile olsa yine de belirli bir birliktelik, karşılıklı uyum içinde aşılabiliyor. Bu noktaya yürüyüşte Kürtler öncülük edebilirler ve ediyorlar da. Ama bunun sınırları iyice belli olursa, bu herkes için daha iyi olur. Tek taraflı iyi niyetler maalesef sonunda iyi sonuç vermiyor. O zamana kadar salt Kürtleri ve Küdistan’ı halkların kardeşliği ve demokratik haklar birlikteliği içinde ‘eritmek’, milli taleplerden imtina etmesini önermek bana adil gelmiyor. Ne demişler, ‘cehenneme giden yollar iyi niyet taşlarıyla döşeniyor.’ Özveriler, ödünler, bedeller, bir ölçüde olsun karşılık bulmalı, paylaşılmalı ki gerçekleşebilsin. Tek başına uzatılmış kardeşlik eli, şayet tutulmazsa, özgür bir gelecek için yumruk olmayı da bilsin. Aslında son 50 yılın çeşitli parçalardaki Kürt mücadelesi, kazanımları ve yenilgileriyle bunun somutlaşmış halidir, diyebiliriz. Bugün de Rojava’da o birikimlerin üzerinde en olgun halini yaşıyor belki de.
Eşit-özgür birliktelik sağlanmalı
İşte ben, ‘Kürtler Cenevre’ye demokratik muhalefetin yanında ve onunla en üst düzeyde dayanışma içinde ve fakat aynı zamanda onun dışında, ayrı olarak kendi kimliğiyle katılmalı‘ derken tam da bunu kastetmekteydim. İçinde erimeden, milli kimliği koruyarak ve mutlaka eşit-özgür bir paylaşım-birliktelik ruhuyla öteki halklarla birlikte yürümek gerek. Rojava perspektifinin bunun aksi bir aymazlığı içermediğini biliyorum ve bunu önemsiyorum.
Risk, bu geleneksel milliyetçi mantığın hakim toplumların demokratik unsurları dahil her katmanının düşüncesinde ve bölge nesnelliğinde yer etmiş olmasıdır. Buna teslim olmadan ama göz önüne almamazlık da yapmadan, dengeli, aşamalı bir yol izlenmeli diye düşünüyorum. Keşke zaman içinde Rojava deneyimi büyüyerek gelişse ve her yerde, bütün milli kimliklere eşit uzaklıkta, hepsinden azade devletler kurulsa, milliyetçilik bütünüyle aşılsa. Kuşkusuz o günler de gelecektir.
Türkiye’den Suriye’ye silah taşıyan TIR’lar suç üstü yakalandı. Ancak AKP Hükümeti bu durumun üstünü kapatmaya çalıştı. Ne dersiniz bu konuda?
Bu, ABD’nin de müdahil olduğu içerideki rant ve güç kavgasının -Cemaat-AKP kavgasının- bir sonucu olarak ortaya çıktı ve bir kez daha Türkiye hükümeti suç üstü yakalandı. Bu silahların ne amaçla ve kimlere verildiği belli. Türkiye’nin esas olarak Esad’a filan değil, Kürtlere karşı güç ve silah dengelerini değiştirme peşinde olduğu açık. Bunun için işbirliği yapmayacağı, silah veremeyeceği güç yok. ABD ile bu alandaki çelişkisi, Türkiye’nin Kürtlere karşı desteklediği güçlerde hiçbir kural tanımaması, her silahlı oluşuma açık çek vermesi. Türkiye, iblisle dahi işbirliği yapmaya kararlı ve ABD’nin düşman gördüklerini de ‘Kürde karşı dost’ kategorisinde değerlendirdiği için Amerikalıların tepkisini çekiyor. Hazır bu sorun iç politik çekişmede de kullanılabilecek bir koza dönüşünce anlaşılan Batılı istihbarat örgütleri Erdoğan’ı zor durumda bırakmak için düğmeye bastılar. Buradan daha fazla sonuç üretmemeli. Aynı istihbarat güçleri, Kürt hedeflerini de veriyorlar Türkiye’ye. Aynen son günlerde açıklandığı üzere, Esad ile de görüşüyor olmaları gibi. Esad’a da belki ‘kötü muhalifler’le ilgili bilgi aktarıyorlardı ve aynı anda muhaliflere de rejime karşı destek veriyorlardı. Bunlar oyunun olağan seyrinin parçaları.
ALİ ONGAN/CENEVRE