Taraf gazetesinin yazarı Amberin Zaman, Rojava'nın Kobanê bölgesini anlatıyordu:
"IŞİD denen cinayet çetesi burnumuzun dibinde, Urfa'nın Suruç İlçesi'nin güneyine düşen Kobanê kentinde an itibariyle büyük bir katliamın eşiğinde. Irak'ta ele geçirdikleri silahların bir kısmını Suriye'ye taşıyan cihatçılar, uzun zamandır göz diktikleri Kobanê'ye havan topları ve ağır silahlarla saldırıyorlar. Daha şimdiden onlarca sivil katlettiler. Neredeyse bir aydır, Halep'ten imtihandan dönerken kaçırdıkları 140 Suriyeli Kürt öğrenciyi rehin tutuyorlar."
Recep Tayyip, cumhurbaşkanlığına sıçramak için içeride kuşatma altında tuttuğu Kürtlerden oy isterken "terörist" demiyor, "kardeşim" diyordu. Ama "kardeşleri"nin, hattın öteki yakasında boyunları kesilen kardeşlerinin feryadını duymuyor, nutuklarında pek düşkün olduğu Müslümanlık adına da olsa kanlarında boğulmalarını görmüyor, onları atlayıp Filistin'e sıçrıyor, şöyle diyordu:
"Bize Filistin konusunda, 'Tarafsız kalın' diyorlar. Gazze'ye bombalar atılırken, orada yavrular öldürülürken, biz nasıl tarafsız kalırız? Müslüman olanın görevi, hakkın yanında yer almaktır."
Kobanê'de direnen PYD'nin lideri Salih Muslim, Med Nuçe TV'de şöyle diyordu:
 "Yüzlerce IŞİD üyesi, ağır silahlarıyla arkadaşlarımızın bulunduğu bölgeye arkadan geliyorlar. Yani ya Türkiye'den gelmişler veya Türkiye topraklarına (Suriye'den) girip (tekrar) oradan gelmişler. Çünkü başka yol yok. Biz, Türkiye devleti içinde bazı kurumların bu çetelerle işbirliği yaptığını düşünüyoruz."
Muslim'in sözünü ettiği hangi kurum, bilemiyorum; ama bütün kurumların başı hükümet, hükümetin başı da Recep Tayyip'tir. Bırakın katillere, "Buyur yollar senin; hastaneler, araç, gereç emrinde" denilmesini, ondan habersiz kuş uçamaz, sınır boylarında.
Ben isteyene değil, oy veren Kürtlere, "Hiç utanmanız yok mu? Oy istenerek insanlığınız aşağılanıyor, onurunuz çiğneniyor" diyorum. Sen ana yurdunda insanca yaşama hakkını isterken teröristtin; ama insan kesen, çocukları rehin alan katil sürüleri "terörist" değildi, onun dilinde. Ona oy veriyorsan Kürt, kimsenin değil, tuh senin yüzüne.
Nitekim Abdullah Öcalan ziyaretine giden Leyla Zana ve Sırrı Süreyya Önder'e Kürt halkının ulusal (milli) onuruna hitap ederek "hawar" diyor, şunları söylüyordu:
"Rojava ve Kobanê'ye dönük hunharca saldırılar, hiçbir şekilde kabul edilemez. Başta halkımız, gençlerimiz ve kurumlarımız olmak üzere bütün demokratik güçleri, bu ölüm çetelerine karşı ulusal onurumuz için seferber olmaya çağırıyorum."
Kürtler bölgede tek insani sesti. Irkçı barbarlık onu boğmak istiyordu. Kürtlerin Rojava seferberliği süredursun, gelelim TC çeteciliğine:
"Kurulduğundan beri ne zaman hukuka dayalı oldu ki" diyeceksiniz; ama 1960'lardan itibaren "abi-kardeş" ilişkisi içinde devlet kabını kaşıklayan Demirel-Özal ikilisinin, 1990'larda Cumhurbaşkanı ve Başbakan olarak tepeleri tutmasıyla, her şey iyice berbat oldu. Kaşıkladıkları kaplar da kire, kana bulandı. Mafya, devlet gücüydü çünkü.
Kürt hareketinin yayılarak genişlediği, devletin panik içinde sığınak aradığı, NATO'ya sığınmanın da çare olmadığı dönemdi, bu.
Özel harpçi General Kemal Yamak, Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın aklının yarısı olarak genel sekreteriydi ve Milli Güvenlik Kurulu'nun çalışma proğramını (gündem) düzenleyendi, bu dönemde. O, Vehbi Koç'un tavsiyesiyle kariyerinde yükselmiş; insanlık tarihinin utancı, ama sahiplerinin kıvancı olan, insanlara dışkı ve ölü fare yediririlen Diyarbakır Cezaevi'nin başkomutanlığına getirilmiş; emekli olunca da "sahiplerine yakışan değeri" yere düşürülmemiş, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği'ne atanmıştı.
Bu dönemde tetikçi olarak kullanılan, ancak Kürtlerden özür dileyip cinayetleri anlatınca AKP iktidarınca tutuklanan polis neferi Ayhan Çarkın dünkü duruşmada, Türk devletinin "meratip-i sinsile" halinde suça batmasını şöyle anlatıyordu:
"Bu cinayetler, dönemin Cumhurbaşkanı, Başbakanı, MGK'si, İçişleri Bakanlığı, İstihbarat Daire Başkanlığı ve Başbakanlığa bağlı MİT'in içinde bulunan Kontr-Terör Dairesi'nin bilgileri ve koordinasyonunun yani o dönemki devletin bilgisi dahilinde işlenmiş cinayetlerdir. Yoksa kimse pervasızca bu cinayetleri işleyemez. Herkes bilgi sahibidir. Bu cinayetleri işleyenler siyasi ve ekonomik rant elde etmişlerdir."
Dönemin İçişleri Bakanı Mehmet Ağar'dı. O, Komiser Zülküf'ün Demirel'e emanet ettiği oğluydu. Emniyet Genel Müdürü, İçişleri Bakanı, sonra sevilesi adaletin bakanıydı.
Özal'dan sonra Demirel'in cumhurbaşkanlığı, Tansu Çiller'in başbakanlığı ve CHP'nin hiç eksik olmayan desteğiyle Kürdistan haydutlaşma yangınlarında yanıyor; köylüler, esnaf, aydın ve iş adamları kaçırılıyor; kimilerinin ölüsü de bulunmuyordu.
Taraf gazetesi bu döneme dair bazı ses kayıtlarını da kelimelere dönüştürüp yayımladı. Kayıtlarda Mehmet Ağar, çetebaşı edasıyla Mafya reisine, "Hadi koçum, öldür şunu" diyor, cinayetlerden sonra tebrikat başlıyordu.
Şimdi bir yargılanma var, ama Çarkın'ın söylediği suçlular zincirinin baş halkaları yok. AKP iktidarı onları esirgiyor; bu arada kimileri görev başında olan sanık generalleri aklayıp paklıyor; o dönemin bir başka versiyonu olan Roboskî'ye de kül döküyordu.
Türk devletinde, suçta da devamlılık esastı. Ama Rojava da Kuzeyli Kürtlerin kan kızılı çizgisiyken, katil çetelerle koyun koyuna süreci yürütmek mümkün mü?