Suriye'deki olaylarla yakından ilgilenen bir dostum, bölgesel Kürt kapanını şöyle özetledi:

"Türkiye, İran, Suriye ve Irak hükümetlerinin temsilcileri, geçtiğimiz ay, Rojava Kürtlerine karşı ortak strateji tesbiti için, Van'da bir araya geldiler."
El Kaide'nin Rojava'ya saldırıları, bu toplantıdan sonra yoğunlaşıyordu.
Düşündüm, bu ülkelerin dördü de, karınlarından birbirine diş gıcırdatıyordu. Suriye'de, karşılıklı resmen ilan edilmemiş savaş halindeydi. "Vekaleten" yürütülen savaşta, İran, resmen (açıktan açığa) Şam rejiminin yanındaydı. Türk devleti, El Kaide görüntülü olarak dolaylı yoldan İran'la da savaştaydı. Aynı yoldan Irak'la da…
Öte yandan Türk devletinin, Suriye'ye Amerikan müdahalesi için, insanlığa karşı suç sayılan entrikalar çevirdiği dün, dünya medyasına düştü. "Savaş suçu sırları"nı deşifre etmekle ünlü Amerikalı gazeteci Seymour M. Hers, Suriye'deki sivil katliamda kullanılan 'Sarin gazı'nın, Türk devletince El Kaide'ye verildiğini açıkladı. Bu iddia Recep Erdoğan'ı nereye götürür şimdilik bilinmez, ama Hers'e göre Amerika Başkanı entrikayı tesbit ettikten sonra, Suriye müdahalesinden vazgeçti.
Dostum ekledi:
"İran'la Irak, 1980'lerde savaşırken de, Kürtlere karşı bir araya geliyordu."
Düşman kardeşlerin cephesine karşılık, Kürtlerin tutumu neydi?
"Kürtlerin bir birine karşı tavrı, tek kelimeyle hazin" dedi, dostum. "Güçbirliği anlaşmaları, toplantı salonunun kapısında bozuluyor, verilmiş söz unutuluyor. Rojava'ya tek yardım kanalı Kuzey Kürtleri…"
Oysa, Rojava'da yarının tarihi yazılıyor.
Sıradanlığın da ötesine geçip, ucuzun ucuzuna varan deyimlerle, kimseyi soyuna, kavmi, kardeşine "ihanet"le suçlamak istemiyorum. Ama tarih, özgürlük mücadelesi veren Rojava'ya karşı, ambargo uygulayıp, sınır kapatan Güney yönetimi hakkında nasıl bir hüküm verecektir?
Bilemiyorum. Ama bu karar notunun, "afferin" övgüsü olmayacağı kesindir.
Tarih kararını, "kardeşleri can verirken onlar, bağımlılıkla düşmanlarının ağzına, kaş ve göz hareketlerine bakıyordu" şeklinde mi olacak, onu da bilemiyorum.
Halbuki "tabii", öteki deyimle bağlı, bağımlı olmaları için hiç bir sebep yoktu. Tam tersine, Türk devleti onlara bağımlıydı. Yılda 12 milyar Dolarlık ticaret ve petrol sevkiyatıyla, onlar Türk ekonomisinin çarkını döndürüyorlardı.  
Buna rağmen, onlar boynu büküktü. Kardeşlerine yardımda bile, gözlerini dikip ağızlarının içine bakıyorlardı. Sebep, muhtemel bir Irak saldırısında, koruma kalkanı olacaklarına dair beklenti miydi?
Sanmıyorum. Böylesi bir umut, gerçekleşmesi imkansız bir duadan ibarettir. Çünkü, üç yaşındaki bir çocuk bile, Türk devletinin bölgesel riskleri göze almayacağını bilir.  
O halde, sebebin izahı ne? Sömürge insanının ruh hali mi?
Onu da bilemiyorum, ama sömürge insanının alt beyni, tıpkı kölelerinki gibi darbeler altında çiğnene, ezile dumura uğruyor, kişi, kişilik kendi olmaktan çıkıyor, başındaki zorbanın iradesiyle "tabi" hale geliyordu.
Amerikan Başkanı Lincoln, 1862 yılında köleciliği yasakladığında, siyahilerin bazıları, "biz kendi başımıza iş görmeyi, yaşamayı bilmeyiz ki, kim yönetecek bizi" diye ağlaşmışlardı.
Kürdistan'da da, bu çürümüş ruh halinin hayata geçmiş sayısız, örnekleri vardır. Mesela, Kuzeydeki son seçimde, Kürtleri köleci rejime yama yapmak için ortaya çıkan adayların tümü Kürttü. Pek çok kişi de, özgürlükçülere karşı duruşla, onlara oy verdi.
Kürt bilgelerin deyimiyle sömürge insanının, bostanında yeşeren yiyecek "tal"dır, çünkü.
Zulümkara yapışıp, ona "tabi" olma, itaatkarlıkla yol göstericiliğine boyun eğme, sömürge insanın talimle sürüklendiği sendromdur, bu. Zorbaya sadakatle hayranlık…
Sömürge insanı, efendiye sadakat temelinde, kendine de karşıdır. Efendiye yaranmak için, ilkin özgürlüğü uğruna, canını ortaya koyan öz kardeşine hançer saplar. Çünkü, zorbanın zorbalığı hak, onun özgürlüğü haksızlık, dahası tehlikeli gidiştir.
Dünyanın kurtuluşu da, onun köle statüsünün devamına bağlıdır.
Kendine ve kendisinden olana güveni, saygısı yoktur, onun. Kendinden olanın öne çıkmasını kabullenip, içine sindirmez. Bunu, onuruna darbe sayar.
Hayata dair istem, irade ve özgürlüklerinin sınırını, mutlaka bir efendi belirlemelidir.
Rojava yalnızlığı bu ruh halinin eseri mi, bilemiyorum!..
Fakat kadını, erkeği, çocuk ve ihtiyarıyla bir halk, insanları kesip kan damlayan ciğerlerini yiyen vahşi katillere direnirken, kimi kardeşlerinin, "yeni efendim ne der?" titrekliğiyle, hallerini seyre bile çıkmadığını biliyorum.
Yarının tarihi, bunu da kaydedecektir…