Ekim ayının başlarında aralarında gazeteci, tarihçi ve hukukçu Alman arkadaşın olduğu 5 kişilik bir grup olarak Rojava’ya doğru yola çıktık.

Güney Kürdistan’a vardıktan 3 gün sonra da Kürdistan Bölge Yönetimi’nden Dr. Hamid Ahmad’ın Rojava’ya gidebilmemiz için garantilediği izinle Seemalka sınır kapısına vardık.   “Sınırı geçmek için resmi izni biz veriyoruz. Ama karşıya geçtiğinizde dağ, taş, yaprak, toprak, kuş yani herşey onların (YPG) kontrolü altında” diye bizi uyarmayı da ihmal etmiyor Hamid Ahmad.
Sınır kapısında kısa bir kontrolle karşılaştık. Bu esnada, bir süre Güney Kürdistan’da yani kendi ülkesinde mülteci kamplarına yerleştirilen, ancak kamplardaki yaşam şartlarına dayanamadığı için çareyi tekrar kendi topraklarına geri dönmekte bulan çok sayıda Rojavalı ile karşılaştık. Kavuniçi   renkli bir sandalla karşı tarafa geçerken, Dicle’nin pervasızca kirletilmesi karşısında büyük bir hüzün yaşadık.
Adeta gözlerinin içi gülen, yürekli insanların bizi sıcak bir şekilde karşılaması, ayaklarımız özgür Kürdistan topraklarına değdiğini, bize çok daha güçlü şekilde hissettirdi.  Oysa heyetlerle birlikte defalarca Kuzey Kürdistan’da gitmiş, kontrol noktalarında jandarma ve polisin o sevimsiz görünümüyle karşılaşmıştık. O topraklara ait olmadığı, zoraki bir eklenti durumunda oldukları her hallerinden belliydi.
Rojava’da karşılaştığımız o görevlilerin güven veren, sevgi ve saygıyla yaklaşımı biz de çok derin bir sempatiye yol açtı. Bu pek de alışık olmadığımız bir durumdu. Özgür Kürdistan’daki özgür insanların bu erdemliliğini ve farklılığını da gözlemledik.
“Biz insanları korkutmak için değil, onların korkularını gidermek ve korumak amacıyla hizmet ediyoruz” biçimindeki sözler, yolculuğumuz boyunca sıkça duyduğumuz ifadeydi.  Hazırlanan arabalara binmeden önce sınır, kontrolü sorumlusunun “Çayımızı içmeden sizi göndermem” sözleri önemli bir farklılıktı.  

Dêrik ve devrim

Rojava’da geçtiğimiz yollar genellikle toprak yollardı. Bundan dolayı yumuşak zeminden geçen araba arkasında büyük toz bulutları oluşuyordu. İlk durağımız Dêrik oldu. Şehrin kokusu bile özgürlüğü çağrıştırıyordu. Gördüğümüz herkes özgürlüğün gururuyla heyecan içinde gülümsüyordu. Yolların kenarında bizi gören aileler, hep birlikte elleriyle yaptıkları özgürlük işaretleriyle, mutluluk ve sevinçlerini belirtiyorlardı.
Şehirdeki kurumları gezerken kadın görevlilerin hemen hemen her kurumda yer aldığını gördük. Yapılacak olan işlerin organizesinde büyük bir güvenle yer almaları, aynı zamanda kadın özgürlüğünü de adım adım getiriyordu.
Bütün çalışmalar, devlettin her türlü baskısını ayaklar altına alarak, demokratik toplum örgütlenmesi ile yaşama geçiyor. Halkın doğrudan kendi kendini yönetmesi görmek bu topraklarda mümkündü. En büyük başarının, demokratik ulus kavramının hayata geçirilmiş olmasıdır.
Zira, gezip gördüğümüz bu yerlerde değişik halkların etnik yapı, din, dil ve cins ayrımı yapmadan birbirini kabul ettiğini görebildik. Günümüzde farklılıkların Ortadoğu’da büyük sorunlara yol açtığı gözönü getirildiğinde Kürdistan’ın bu parçasında gerçek anlamda bir halklar mozaiğine tanık oluyor insan. Ve çocuklar, ilkokul öğrencileri… Şu anda daha özgür bir ortamda okullarına gidiyorlar. Kimbilir belki özgürlüğü en fazla çocuklar tadıyordur.
Şimdiye kadar okullarda Arapça öğrenmenin zorunluğunun tersine şimdi anadilleri olan Kürtçeyi öğreniyorlar.
Arapça iyi konuşamadıkları için dövülen, dışlanan ve bu nedenle okula istemeden giden çocuklar artık yok…  Bir çocuk duygularını şöyle dile getiriyor: “Öğretmenlerimiz artık bizi dövmüyorlar ki. Onlar da bizden, yani hepsi bizim hevallerimiz.”
Farklı halklardan çocuklar da kendi anadilleri ile okullarda eğitim alabiliyor.
Rojava’daki devrim ile Esad inkarcı sistemi eğitimde de yıkılarak, yerine halkların kimliklerine hizmet eden, hizmet veren adaletli okul sistemi oluşturuluyor. 2013 eğitim yılıyla birlikte Rojava’da yaşayan bütün etnik kimlikli çocuklar okullarda anadillerinde haftada 3 saat eğitim görüyorlar. Zamanla bu anadilde eğitim saatlerinin arttırılacağı teminatı da veriliyor.

Kendi yaralarını sarıyorlar

Dêrik halkı diğer özgür Kürdistan şehirleri gibi bütün olumsuzluk ve savaş ortamına rağmen kendi yaralarını kendi sarmayı başarmaya çalışıyor. İnsanlar burada daha iyi bir sosyal, demokratik yaşam ortamını yaratmak için adeta zamanla yarışıyor. Oluşturulan halk meclisleri, konseyler çerçevesinde tabanın yukarıya doğru oluşturduğu sistemde adalet hakim ve kendi kendini yönetme şekli hergün biraz daha üst düzeye ulaşıyor.
“Geçen sene kışın çok zorluk çektik. Elektrik üzerimizden kesildiği için kendi olanaklarımızla petrolümüzün sadece az bir kısmını arındırabildik. Arındırdığımız petrolü ailelere paylaştırarak evlerini ısıtmalarını, benzeri ihtiyaçlarını gidermelerini sağladık. Ama bu sene kendi imkanlarımızı geliştirerek daha fazla petrolü arındırabildik. Böylelikle hem ailelerimiz yeterli gaz ihtiyacını karşılayabiliyor, hem de fırınlarımız çalışıyor. Kalan kısmını da çok az bir fiyata benzin istasyonlarında satabiliyoruz” diyorlar. Benzin istasyonlarında hem güvenliği hem de petrol satışını YPG/YPJ’li gençlerin onurlu ve yaşlıca babaları sağlıyor. Asayiş güçlerinin oluşturduğu güvenlikle Dêrik’te daha önce gündüzleri dahi dışarıya korkudan çıkamayan halk bu güvenceyle, gece saat 23-24 sıralarında dahi özgürce hava almaya, gezmeye çıkıyor. “Özgürlüğümüzü sindiriyor ve tadını çıkaryoruz” diyorlar.

Kadın devrimi

Rojava’nın Qamişlo şehri, görmeyi çok istediğim bir Kürdistan şehri. Her iki tarafta dükkanların olduğu bir sokaktan geçebilmek oldukça zor. Hani “İğne atsan yere düşmez” kabilinden bir kalabalık. Daha sonra kırmızı-sarı-yeşil renkli harflerle yazılan “Mala Gel” tabelası. Bir kaç sokak ötede PYD parti binası. Burası çok sevdiğim yerlerden biri oldu.
Burada da kurumların daha çok kadınlar yöneticiler tarafından yönetilmesi “Rojava devrimi bir kadın devrimidir” sözünü kanıtlıyor. Erkeklerin de kadının bu kadar yaşam içinde olmasına itirazlar yoktu ve bu durumu kabul ettikleri anlaşılıyordu.
Günlük yaşamda erkek- kadın eşitliği ve görev paylaşımı belirgin bir şekilde göze çarpıyor. Aynı YPG ve YPJ gibi. Herkes görev aldığı yerde gerekirse yazıyor, konuşuyor gerekirse klaşinkofu ile savunmaya geçiyordu.  Genç kadınların çetelere karşı oluşturdukları birliklerle ve onurlu duruşlarıyla hem silahlarına hem de devrim sürecine hakimler. Gülen yüzleriyle açılan güller benzeyen bu genç kadınlar, silahlarıyla da bir halkın özgürlük mücadelesinin öncülüğünü yapıyor.  

Halkların kadın dernekleri...

Bütün etnik grupların temsil edildiği kadın dernekleri kendi devrimlerini daha ileriye götürmeyi ve başka kadınlara örnek olmayı amaçlıyor. Arap, Asuri, Suryani, Êzîdî, Ermeni ve Kürtlerden oluşan bu mücadeleci kadın insiyatifi Rojava’nın devriminin öncülüğünü ve rengini yansıtıyorlar.
Bir kadın aktivist şunları söylüyor: “Biz Amed’de katıldığımız kadın konferansındaki düşünceleri gerçekleştirmeyi hedefledik. Onun için, yalnız Rojava’daki devrimin öncüleri değil, genelde bütün Suriye’deki kadınların haklarını elde etmeleri için mücadele edeceğiz. Yapacağımız yasa önerisi paketiyle Suriye devletinin, kadın hak ve özgürlüklerini kanun değişikliği ile yasal güvenceye alması için mücadele edeceğiz. Kadına dair aile içi şiddet, zoraki evlilik, çok eşli evlilik, fuhuşa zorlamaya karşı kadının sığınabileceği merkezleri oluşturarak mücadele edeceğiz. Suriye’de yaşayan tüm kadınları çalışmalarımızla özgürleştirmeye götüreceğiz.”
Gezimiz sırasında halkın sınırkapılarının açılması talebini sık sık duyduk. Sınırkapıların açılması durumunda üretilen meyve, sebze ve tahıl ticaretinin yapılabileceği ve sorunların önemli oranda çözüleceği belirtiliyordu.
Rojava’nın her şehrinde olduğu gibi Qamişlo’da da Şehitlik yapılmış. Savunma güçleri saflarında çatışmalarda yaşamlarını kaybeden çok sayıda devrimci bu şehitliklerde yatıyor.
Şehitlikte yıllar önce Almanya’nın Stuttgart kentinde yaşayıp, daha sonra sınırdışı edilen Mele Mahmud Seyda’nın kabri de bulunuyor. Aslında yolculuğu planladığımızda en büyük isteğim Seyda’yı görebilmekti ama sadece onun beyaz kabrini görebildik. Anlatılması zor bir duygu…

Özgürlük kalesi – Serêkaniyê

Dêrik ve Qamişlo’da ne kadar göze ilk bakışta çarpmasa da Serêkaniyê ve çevresindeki Êzîdî köylerinde şiddetin izleri bütün çıplaklığı ile göze çarpıyordu. Serêkaniyê hala kısmen savaşın kanayan yaraları içinde. Bazı sokakları insansız, korku uyandıran adeta hayalet şehri intibası yaratan bir halde. Savaştan ayakta kalan binaların duvarlarına El Nusra, El Kaide ve benzeri çete grupların katlettikleri insanların kanlarıyla yazdıkları tehditler. “Kafirler sizi katledip, imha edeceğiz” gibi ithamlar ve altına da hangi çeteci gruptan oldukları… YPG güçlerinin güvencesi altında yürüdüğümüz sessiz bir sokakta bize doğru gelen Arap kökenli bir kadın, çaresizliğini bize anlatmaya çalışıyor:
“Bizim dükkanımız vardı. Eşim her gün Rakka’ya arabasıyla gidip taze meyve- sebze getiriyordu. Son olarak mayıs ayında gittikten sonra bir daha geri dönmedi. Birkaç ay sonra sokağa çıktığımda çetelerin bizim arabayla sokakta gezdiğini gördüm. YPG’li arkadaşlara gidip, durumu anlattım. YPG’liler arabamızı kullanan iki kişiyi tutuklayıp, arabamızı da bana getirdiler. Ancak çeteler hergün telefon ederek, eğer arabayı geri vermez ve arkadaşlarını serbest bıraktırmazsam çocuklarımı öldüreceklerini söylediler. Onun için arabayı onlara geri vermek zorunda kaldım. Eşimi katletmişler, arabamızı da elimizden aldılar, ben tek başıma 6 çocuğuma nasıl bakacağımı bilemiyorum.”
Serêkaniyê’nin ana caddesi üzerinde Esad rejimine ait olup, daha sonra çetelerin hapishane, işkencehane olarak kullandığı çok katlı büyük bir bina var. Binanın duvarları atılan bombalarla yarı yıkık durumda, kapının yanında park edilen araba markası dahi tanınmayacak şekilde yakılmış. Her şeyiyle insanın tüylerini ürperten bir yer. Biraz ötede pazar dükkanları. Bütün ana cadde boyunca yüzlerce dükkan. Soyulduktan sonra bombalarla paramparça olmuş dükkanlar...
Fazla gitmemize gerek kalmadan önce talan edilip, daha sonra ateşe verilen Şehit Rüstem Cudi’nin amcasının ve kardeşinin evini görüyoruz. Adeta bu taş ve toprak yapılardan düşmanca öç alınmak istenmiş. Yerlere bırakılan Tamek konserve kutuları kimlerin bu zulmü yaptığına bir kanıttı. Talan edildikten sonra herşey tahrip edilip yakılmıştı. İnadına yangından kısmen de olsa yanmayan oyuncak ayıcık ve bir kaç mücevher torbacıkları ve yine yıkık yanıklar içinde kadınların kırmızı renkli pullu elbise artıkları içinde vahşeti bütün çıplaklığı ile gösteriyordu. İşte “burası cennetti ama biz cehenneme çevirdik” dedirttircesine... Halbuki bir avlu içindeki içiçe olan iki evin talan edilip, yakılmadan önce ne kadar güzel olduğu, avlu içindeki fıskiyeli havuzu ile etrafındaki oturma kürsüleri ile insanların burada ne kadar huzurlu ve mutlu yaşadıkları ima ediliyordu.

Katledilen halklar, yıkık köyler

Asayiş güvencesi eşliğinde gittiğimiz bazı çevre köyler yine “kuş uçmaz- kervan geçmez” halde karşımıza çıkıyor. Uzaktan bakıldığında yeşillikler içine kurulmuş en az yüz hanelik büyük köyler. Bu köylerden biri olan Chafa -Êzîdî köyü. Köyün içinde gezmeye başladığımızda beni en çok insanlığımdan utandıran ve yapılan vahşete isyan ettiren bir yer. Canlıya dair hiç bir sesin gelmediği, hiç bir canlının gezmediği, sadece yangın ve zulümden kaçabilen siyah iki köpek ürkek adımlarla köyün etrafında bazen dönüp duruyorlar. Ama hiç kimse kapıyı açıp, onlarla artık ilgilenemiyor. Yakılmadan önce çok güzel ve insanların birbiriyle akrabalık bağları çerçevesinde birlikte yaşadığı zengin ve güzel bir yer olduğu intibasını veren bir köy.
Bütün evler önce talan edilip, ondan sonra ya karargah olarak kullanılmış veya toptan ateşe verilmiş. Tavanları ve duvarları ateşten yanıp çöken evler... Evlerin önünde buğday, bulgur- yarma, zeytin ve benzeri besin ürünlerinin hazırlanmasında kullanılan çeşitli büyüklüte taş ve toprak küpler, eşyalar. Kısmen yanmış ve yıkılmış olsa da köyün ne kadar zengin olduğu ve çokca tarım ürünlerine sahip olduğunu belirten imgeler. Diğer yanda sulanmadıkları için kurumuş, boyunları eğik zeytin ağaçları... Köyün yakınındaki tepeye vardığımızda görgü tanıklarının bize gösterdikleri yer, herhalde yaşadıkça belleğimden silinmeyecek. Halen kan ileri ve siyah saçları yerlerde görmek mümkün.
Görgü tanıkları şunları söylüyor: “İnsanları yere yatırıp, başlarını kesip, arka boynundan bellerinin üstüne atıyorlar. Bunu yaparken de üç kere Allahü Ekber diye bağırıyorlar.”
Evlerinden ayrılmak istemeyen bir kaç Êzîdî’yi karşılaştıkları katliam ortamından bırakıp, gidiyoruz. Yolumuzun üzerinde bir YPG tepesine uğruyor, orada biraz bilgi ediniyoruz. Az ileride YPG güçlerinin güvenliğini sağladığı pamuk toplayan bir grup köylüyü görüyoruz.

Her şey halka ait

Artık Suriye devlet sisteminin arsa tapuları, mal sahipleri yok. Kurtarılan özgür alanlardaki toprak, mal, mülk her şey halkın egemenliğinde. Kimin neye, ne kadar ihtiyacı varsa, halk meclisi tarafından belirlenip, kişiye veya aileye veriliyor. Tarla, ev, arazi, gaz-benzin ve diğer bütün ihtiyaçlar.
Sağlık hizmetleri ve ilaç konusunda sınır kapılarının kapalı olması, uygulanan ambargodan dolayı sorunlar olsa da genç Kürt genç doktorlar halka hizmet etmek için çok yoğun bir şekilde kurulan sağlık yerlerinde hummalı bir şekilde imkanlarını kendileri kısmen yaratarak çalışıyor.
Yanlız Kürt halkına değil, yaralı gelen çeteleri dahi ameliyat edip, sağlık hizmeti veriyorlar. Bu konuda şimdilik 4 şehirde büro açan Heyva Sor Kurd kurumu da halktan gelen yardımlarla yine halka yardım etmeye çalışıyor.

Güvence ve umut:  YPG, YPJ ve Asayiş

Rojava’da gidebildiğimiz her yerde, ziyaret ettiğimiz tüm STÖ’nin, tüm parti temsilcilerinin, her ırktan ve inanışa sahip herkesin ortak tespiti vardı. Herkes dili döndükçe kendi diliyle bize anlatmaya çalıştı: “YPG/YPJ’nin dışındaki diğer tüm İslamist gruplar hiç ayırım yapmadan evlerimizi soyuyor, yakıyor ve bizi öldürüyorlar. Onun için bu gruplar bize korku ve vahşetten başka bir şey vermiyor. Halbuki YPG/YPJ ve asayiş bütün imkanlarıyla ırk, dil, din ayırımı yapmadan hepimizi koruyorlar, bizim korkularımızı gideriyorlar. Verdikleri bu güvenceden dolayı çeşitli yerlere kaçan çoğu insan yine kendi yerlerine dönüyorlar. Bize halkların kardeşliğinin gerçekliğini gösteriyorlar.”
İç güvenliği sağlayan Asayiş her sokakta, her pazar yerinde, her kurumda, yani her yerde gezerek halkların güvenliğini sağlıyorlar. Yapılan adaletsizliklerin, uygunsuz hareket edenleri kontrol altına alarak, gerektiğinde suç işlemiş olanı tutuklayarak, halk mahkemelerine sevk ediyorlar. Asayişin bir diğer görevi ise fuhuş ve uyuşturucu çeteleriyle etkili mücadele.  İşte bu yüzden Rojavalı halklar güvence içinde yaşıyorlar artık.


GÜL GÜZEL