Sıcak ve soğuk savaşların iç içe geçtiği modern dünyada ve Ortadoğu’da askeri operasyonları sollayan çalışmalardan birisi şüphesiz diplomasi.

Son süreçte Rojava ve Kuzey Suriye’de Türk devletinin işgal saldırıları tekmili birden çete grupları ile birlikte sürdürülüyor. Saldırılar, hava harekatlarından tutalım sınır boylarında örülen duvarlarla dallanıp budaklandırılıyor. Türkiye’nin Rojava’ya dönük bu askeri saldırı konseptinde düştüğü handikapları kazanıma çevirmek için yoğun bir diplomasi trafiği yürütülüyor.

Baştan sona Kürt karşıtlığı üzerinden devreye konulan diplomasi faaliyeti Türkiye için, bir ‘dip’e batış olacak bu kez. Attıkları her adımda bir taviz vermek zorunda kalan Türk devletinin mevcut gidişat içerisinde vereceği taviz neredeyse kalmadı.

Öncesinde AB ile ciddi gerilim yaşayan Türkiye, Şangay Beşlisi’ne dahil olma talebine de Enerji Kulübü Başkanlığı ile verilen sus payı dışında henüz olumlu bir yanıt alamadı. 

‘Lozan Antlaşması yetmez, Misak-ı Milli ruhu ile hareket edeceğiz’ naraları atan Türk devleti, saldırıların ve diplomasi ataklarının merkezine Rojava ve Kuzey Suriye’yi koymuş durumda.

Cerablus ile başlayan ve Bab bölgesine doğru işgal planlarını hayata geçirmek isteyen ve uğradığı hüsranı telafi etmeye çalışan AKP/Erdoğan hükümeti, yürüttüğü diplomatik çabalarla işgal ısrarlarını Rusya, İran cephesinde ve olmazsa olmaz dostu KDP ile sürdürmek istiyor.

Türkiye’nin bir yandan Suriye krizine yönelik çözüm için siyasette uzlaşan bir görüntü vermeye çalışırken diğer yandan ise Irak, İran ve Rusya ile, Kürtler konusunda yürürlükte olan Kürt karşıtı bir cepheyi örüyor. 

Erdoğan/AKP hükümeti, bu minvalde ilk adımını 23 Kasım’da Başurê Kürdistan Bölgesi Başbakanı Neçirvan Barzani Türkiye’de görüşmeleri ile attı.

AKP/Erdoğan hükümetinin Barzani ile Kandil şahsında Medya Savunma Alanları alanlarında askeri operasyon başlatılacağı söylentilerinin arasında 30 Kasım’da gerçekleştirilen Milli Güvenlik Kurulu’nda onaylanan çerçeveyi görüştü.

Barzani cephesinden böylesi bir hedefle ilerleyen Türkiye adına MİT müşteşarı Hakan Fidan ve Türk Dışişleri bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Tahran’da İran Dışişleri bakanı Cevad Zarif’le görüştü. 

İran ile dışardan ‘anlaşıyoruz’ imajı verilse de aslında İran da Türkiye’nin politikalarını beğenmiyor. Ne Erdoğan’ın ne de hükümetin çok kabul etmeseler de kerhen sempati geliştirmeye çalışıyor. İran, kötünün iyisi olarak gördüğü Erdoğan hükümetinin, Rusya ile ilişkilerini büyütmesini istiyor. İran’ın da Şangay Beşlisi’ne dahil olma talebine sıcak bakan Rusya ise iplerin kendi elinde olduğunu kanıtlamak istercesine İran Hizbullahı’nın konumlandığı yerler olarak bilinen Nubul ve Zehra’yı vurdu. İran ise Suriye’de Kürtlerin bağımsızlık sağlamasının önüne geçmek için Rusya’nın bu yaklaşımlarına göz yumarak Türkiye ile ittifakının büyütüyor gibi görünüyor.

İran ile yapılan görüşmelerde Kuzey Suriye’de yaşanan krizli ortamda işgalciliğini ‘iç güç’ olarak addeden Türkiye, “Büyük bölgesel güçler birlikte hareket edebilirse, Irak ve Suriye’deki sorunlar da dış güçlere gerek kalmadan çözüme kavuşturulur” şeklinde konuştu.

Ne tesadüftür ki; bu diplomasi trafiği ardından Türk Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin 24-26 Kasım tarihlerinde telefon görüşmesi yaptı. Görüşmelerde Türkiye ile Rusya arasında, özellikle de Suriye konusunda görev üstlenmiş birliklerin en üst düzeydeki komutanların iletişim ve işbirliğini artırmasının kararlaştırıldığı söylendi. 

Türkiye diplomaside hızla ilerleme katetmeye kürek çekerek Türk Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “Suriye’ye (Devlet Başkanı Beşar) Esad’ın hükümdarlığına son vermek için girdik” sözlerine Rusya cephesinden önemli cevaplar geldi.

Aldığı cevaplar diplomasi hüsranı süren Erdoğan, yaptığı yeni açıklamada, Kuzey Suriye’deki işgal planlarının hedefinin herhangi bir ülke veya kişi değil, sadece ‘terör’ örgütleri olduğunu belirtti. 

‘Dön baba dönelim’ tabirine uygun bir şekilde seyir halinde olan Erdoğan diplomasinin Kürtler gibi Ortadoğu’da önemli bir demokratik güç karşısında feleğini şaşırmaya devam edeceği görülüyor. 

Kürt karşıtlığı üzerinden kurulan Erdoğan’ın statükocu diplomasisi hızla dağılırken, Kürtler 21. yüzyılda Ortadoğu’da muhtemel bir istikrar öğesi ve yapıcı güç olarak tartışılıyor. Gücünü demokrasi ve insanlık değerlerinden alan Rojava’daki kazanımlara karşı yürütülecek tüm diplomatik çabalar için kaçınılmaz son hüsran olacaktır.