Avreş MİRVAN

Göz kapaklarım kapandı. Bir… iki… üç… 10 saniye geçtikten sonra, gözlerim açıldı. Eskimiş zamanlardan bir şey fark etmiş gibi, göz bebeklerim. O eskimiş zamanı iyi hatırlamak için gözlerim tekrardan perdelerini üzerine çekti.

   Yıl pek önemli değil. 2000’lerden sonra diyelim. İlkokul ve lise son yılları, buna üniversiteyi eklemiyorum. O, profesyonel kendisince, birazda modernist diyelim şuna. Dedim ya, yıl ve okul dönemi o kadar mühim değil. Kürdistan’da herhangi bir okulun bahçesinde, mavi önlükler üzerimde. Bu sefer çift pardon diyorum. Ne oldu diyeceksiniz yine. Üzerimde ki olan şeyy, sanki mavi değildi. Yeşil ve bordo renkli önlüklerdi. Yani mavi, temiz zihnimiz de ilk maskeydi. Hani! Görünenin ötesine gidecek yaşta değildik. Buna da gülen gözlerimize diyemiyorduk. “Hayırdır, bu kadar genç mavicik elbiseleriyle neden toplanmışlar.” Ne yapalım, bize söylenen buydu, bizde toplanmıştık.

Her neyse, her sınıf bir yerde dizilir, kısa boydan uzun boya, ip gibi beklerdik. Sonra, okul müdürü gelir, önümüze dikilir konuşmaya başlardı;  Tek sıra şeklinde, aynı anda, aynı ayakla ilerleyeceksiniz.! Sıradan çıkma, yanlış yapan olmayacak, duydunuz mu?” sözlerini, yaşları 6 ile 15 yaşları arasında değişen gençlere haykırırdı. Biz de karşısında öylece bakardık. “Bu ne okulu? Askeri bir okul mu acaba? Ya da zemini atılmak istenen bir kışla mı?“ soruları da, aklımızın ucuna bile konmazdı.

   Her neyse, TC’yi iyi bilirsiniz. Çok çok önemli günleri vardır. Bilmem 23 Nisan’ı, bilmem 19 Mayıs’ı vs vs günleri işte. Bugün de ö günlerden bir tanesi. Okul bahçesinde bölükler şeklinde beklenir, son hazırlıklar yapıldıktan sonra, tören alanına geçmek için harekete geçilirdi. Yürümeye başlardık. Pardon askeri bir düzen içinde, yürümeye başlardık. “Tapp rapp, taaapp raap, sollsaa solsaa” sesleri yükselmeye başlardı. Bilirsiniz! Her bölüğün de askeri öğretmeni olurdu. Yanlış ayak atanı, düzeni bozana bağırır, çağırır hatta bir şamar da vururdu. ”İyi yürü! Asker gibi asker ” sözlerini de eklerdi. Tören alanına yakınlaşınca da herkesi bir heyecan tutar, daha sıkı denetime geçilirdi. Her gün elimiz cebimizde yürüdüğümüz, anadilimizde sevdiklerimizi anlattığımız o güzelim köy meydanı olurdu, itaat etme yeri. Kime itaat ettiğimizi de bilmezdik. İlçe kaymakamımız, karakol komutanımız ve iyi devlet adamı olmak isteyen belediye başkanımız, koltuklarında maskeleriyle gülerlerdi. Sonra üçü bir arada gelir, bayramlarımızı kutlarlardı. Bizde, bize öğretilen “ Tek ses, yekvücut -SAOL-” derdik. Sonra, o güzelim köy meydanında 4-5 saat beklerdik. Küçük-büyük maskeli bedenlerimizle, o günü kutlardık. Bilirsiniz her hal! En son ki hamleyi, ”Protokole selam ” verme hamlesini. Yani, tam asker olmaydı, bir silahımız eksikti, anlayacağınız. Belirlenen bir yerde, kafamıza çevirir, devletin şu üç akıllı adamına bakıp selamlaşırdık…

Ve özel güne itaat ve şükretme biterdi.

Sonra evimiz gider, maskeli elbiselerimizi çıkarır, yemek yer, yorgunluğumuzu atar, bizi biz yapan o eskimiş elbiselerimizi giyer, o güzelim köy meydanına giderdik. Hiçbir şey olmamış gibi anadilimizde güler, aşkımızı anlatır, bazen de küfürler ederdik. O zaman ki aklımızla ne bilirdik; ”Nenelerimizin-dedelerimizin isyanlarını, o eskimiş zamani kahramanlıklarını.”

Gel gör ki; “Asker gibi asker ” sözü her şeyi, onları unutturmak içinmiş. Yüreğim dayanamıyor, başka sözleri de ekleyecek takatimde kalmıyor. Yüreğimden derin bir nefes alıyorum. Ve gözlerimi açıyorum. Gözlerime Rojbaş çeken gerilla arkadaşa Rojbaş diyorum.