Çok uzak geçmişin olgularının günümüz üzerine düşürdüğü ışıklar ve yine bir hayli ilgisiz görünen uzak meselelerin bizzat günümüzü açıklayan bir değere sahip olması çoğu zaman ne yazık ki göz ardı edilir. Çağımız insanının geçmişin büyük atılımları karşısında sergilediği büyülenme tarzı bile çoğu zaman çağımızın, yani modern sonrası dönemin bir yüceltiminden başka bir şey içermez. “Binlerce yıl önce neler yapmış bu insanlar böyle?” biçiminde ifadesini bulan şaşkınlık bile, son kertede, içinde yaşadığımız çağın büyüklüğünü vurgulayan bir ‘deha tapıncı’ içerir. “O çağda nasıl yapabilmişler” demek, içinde yaşadığımız çağı taltif etmektir; dolayısıyla o çağlar ile içinde yaşadığımız çağ arasına bir uçurum yerleştirmek anlamına gelir bu. Dolayısıyla tarih dışı, kendi kendini biricikleştirici bir konuma sürükleniverir insan.
Başka bir hatta da yine aynı şeye hizmet etmek üzere, bir başka mekanizma devrededir. O mekanizma da geçmişle şimdi arasındaki bütün ayrımları silerek çalışır. Tuhaf bir köken takıntısıyla (ki köken denilen şeyin bizzat kendisi bir kurgudur) şimdinin özgüllüğünü yok sayan bir eğilimdir bu da. Geçmişi, daha doğrusu geçmişe yönelik kurgusunu şimdinin içinde inşa etmek ister. İlki güya sekülerdir, ikincisi güya dindar. Oysa bir madalyonun iki ayrı yüzüdürler; mutlak bir üst üste biniş ile mutlak bir kopuş, mutlak bir uçurum arasında ‘mutlaklık’ iddiası bakımından o kadar da uzun boylu bir fark söz konusu değildir. Sonradan gelenler öncekileri taklit ederler. En çok nerede kopuş iddiası varsa en çok benzerlik de oradadır.
Temel kurumlarımızın hala Romalı olduğunu ileri sürmek üzere söylüyorum bunları. Siyaset pratiğinin bizzat kendisinin siyasal olanı imha etmek üzerine kurulu olduğu argümanını Roma’daki temelleriyle ortaya koymak üzere… Roma’ya dair her şeyin, bütün iç krizleriyle ve bu krizlere geliştirmiş olduğu yanıtlarla, yani sürekli krizle ve sürekli yanıtla varlık bulan Romalı kimliğinin temellerinde kurucu mitolojilerin değil, senatör Carbo’nun bulunduğu, belki ilginç bir tarihsel iddia gibi görünecektir ilk başta. Son derece zengin bir Romalı aristokrat olan Carbo açmıştır Cumhuriyetten İmparatorluğa geçişin yolunu. Politik arenada elini daha da güçlendirmek isteyen Carbo bunun askeri başarıdan geçtiğini görerek Roma’yı on yıllar sürecek bir krizin içine savurmuştu. O günkü adıyla Germania’ya giderek, sorun yaratan ‘barbar’ kavimlerle önce anlaştığı halde sonra onları arkalarından vurmaya kalkışmış, bu da Cumhuriyet Roma’sını on yıllar sürecek askeri mağlubiyetler dizisiyle baş başa bırakmıştı. Önce Carbo ve yanındakiler öldürülmüş, ardından Roma lejyonları peş peşe erimişti. Cumhuriyeti bu kötü günlerinden kurtaracak olan kişi, bir aristokrat olmayan, ama Kuzey Afrika’daki askeri başarılarıyla adından söz ettiren Marius olacaktı; ama Marius’un Cumhuriyetin bütün ilkelerine aykırı bir biçimde, ömür boyu ‘konsül’ seçilmesi pahasına. İşte bu gedikten içeriye Gaius Julius Sezar sızacaktı; Galler’den gelen bir asker olarak; ama “Sen de mi Brütüs?” sözleriyle son bulacaktı onun hikayesi. Cumhuriyeti bütünüyle lağvedip imparatorluğa dönüştürme becerisini (!) Sezar’ın manevi oğlu Augustus sergileyecekti. Augustus ilk iş olarak, senatonun Sezar’ı ‘tanrı’ ilan etmesini sağlayacaktı; böylelikle kendisi de Tanrı’nın oğlu oluyordu. Ardından yaptığı ilk iş ise Kuzey Avrupa’ya seferler düzenlemek olacaktı. Roma artık bir siyasal birlik, bir cumhuriyet olmaktan çıkarak bir savaş makinesine dönüşmüş durumdaydı.
Bundan sonraki bütün imparatorlar, tahta oturur oturmaz, derhal askeri bir başarı sergilemenin arayışına gireceklerdir. Yani ünlü Pax Romana, yani Roma Barışı, gerçekte bir sürekli savaş durumu anlamına geliyor; Carbo’nun kişisel hırsları nedeniyle yönelmiş olduğu popülist tutum kuruyordu artık Romanitas’ı ya da Roma kimliğini. Büyük hırsları olan, diğer imparatorların gölgesinde kalmak istemeyen her imparator şan peşinde koşuyordu. Bu ise sürekli bir kurucu etkinlik, dolayısıyla da kurucu bir şiddetin sürekli devreye girmesi anlamına geliyordu. Aslında tam olarak kurulamamasıyla sürekli bir kriz içindeki bir Romalı kimliğine işaret ediyordu bu. Bu türlü bir şan arayışının sonu gelmez; mantıksal tek sonuç, Augustus’un da çok net görmüş olduğu üzere, bir dünya imparatorluğudur. Yine iç yönetimsel mekanizmalar ile yayılmacı, fetihçi dış politik yönelimin de üst üste binmesi sonucunu doğurur bu. Bir yönetici, iyi bir yönetici olduğunu, bu işe layık olduğunu kanıtlamak için askeri başarılarla, fatih unvanlarıyla doldurmalıdır özgeçmişini.
Günümüz Ortadoğu’sunda kimdir bu politik yönelimi en keskin haliyle benimsemiş olan topluluk ve lideri? Demem odur ki bakmayınız bunca İslamcı iddialara; bunların topunun tohumları Romalılar tarafından atılmıştır.