Kürt siyasi hareketlerinin metinlerine, söylemlerine baktığımızda kabaca “Kürt halkının var olduğu, bu halkın egemen devletler (aslında uluslar olmalı) tarafından baskı altında tutulduğu, yaşam haklarının ihlal edildiği, bu baskıların kalkması ve yaşam haklarının ihlal edilmemesinin talep edilmesi yanında, anadilde eğitime izin verilmesi de talep edilmiştir. Ama Kürtler kendilerini ne akademik anlamda ne de siyasi anlamda yeterince tarif etmiş değiller. Dilsel ve dinsel çeşitliliğe sahip heterojen bir millet olan Kürtlerin kendilerini tanımlamamış olması, şu an Kürtçe’nin Zazaca lehçesi ve bu lehçeyi konuşanları Kürtlerin yumuşak karnı durumuna getirmiştir.
Bir milletin ‘tanımlanması’ veya ‘tarif edilmesi’ belirgin değilse, milleti oluşturan topluluk, katman ve bireyler de netleşmemişse o millette ‘kimlik’ de muğlak kalır, dış müdahalelere açık olur. Örneğin bir üniversitenin filoloji bölümünde doktora yapmış veya İranoloji okumuş biri, kalkıp Kürtçe’nin Kurmancî ve Zazakî lehçesinden farklı 15 sözcüğü karşılaştırır, Bingöl Üniversitesi’nin düzenlediği sempozyumda sunar ve işte “Zazaca müstakil bir dildir” der. Egemen ulusun toplumsal mühendislik ve sistematik politikaları neticesinde kriminalleştirilen Kürtlük imajından veya Kürtlere yapılan baskıdan usanmış ya da 30 yıldır süren “kirli savaş”tan dolayı Kürt partileriyle sorunlu duruma gelmiş kişiler, sözüm ona bu “bilimsel” iddiadan hareketle “Zazaca Kürtçe değildir, Zazalar da Kürt değildir” propagandasını yapmaya başlar.
Kürtlerde ulusal ‘tanım’ veya ‘tarif’in olmamasından kaynaklı, Kürtlerin kullandığı terminoloji de sorunludur. Örneğin, birer toplumsal Kürt grupları olan Kurmanc, Zaza (Kird, Kirmanc, Dimilî), Soran, Goran ve Lurlar diğer milletlere karşı tarih boyunca her zaman kendilerini Kürt olarak adlandırmalarsa da içerde birbirlerine karşı kendi grupsal adlarını kullanmışlardır. Yani bir Kurmanc bir Zazaya “Ben Kürdüm sen Zazasın’’, ‘’Ben Kürtçe konuşuyorum, sen Zazaca konuşuyorsun” veya bir Soran bir Kurmanca “Ben Kürdüm, sen Behdinisin’’, ‘’Ben Kürtçe konuşuyorum, sen Behdinice konuşuyorsun” dememiştir. Ama son yıllarda, Kürt siyasi hareketlerinin gelişmesi, Kürt basını, özellikle Kürt televizyon kanallarının armasıyla bu tür söylemler Kürt toplumsal grupları arasında duyulmaya başlandı.
Kuzey Kürdistan’da ‘Kurmancî’ lehçesine ‘Kürtçe’, Güney’de ‘Sorani’ lehçesine ‘Kürtçe’ deniliyor. Örneğin Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi, 5. Kültür ve Sanat Festivali dolayısıyla çıkarmış olduğu bültenin 8. sayfasında “12 dilde ve müzikte Ashura” başlıklı yazının üçüncü paragrafının ilk cümlesi şöyledir: “Oyunda, Türkiye’de az sayıdaki kişi tarafından konuşulan Sefaratça ve Süryanice gibi dillerin yanı sıra, Türkçe, Kürtçe, Ermenice, Zazaca, İbranice, Arapça gibi 12 dilde türkü, ninni, ağıtlar ve kutlama şarkıları seslendirildi.”
“Kürtçe” ve “Zazaca” ayrı ayrı diller olarak adlandırılmış, “Kürtçe” kavramı Kurmancî lehçesi için ikame edilmiştir. Dergiyi çıkaran sorumlular ve haberi yazan muhabir, Zazaların da Kürt olduğunu gayet iyi biliyor. Ama ait oldukları milletin siyasal aklı henüz kendi millet tanımlamasını yapmamış olmasından, egemen ulusun kullandığı terminolojinin etkisinden dolayı böyle bir adlandırma yapılıyor. Fakat haberi okuyan sıradan kitlede Zazaca’nın Kürtçe olmadığı, dolayısıyla Zazaların Kürt olmadığı hissiyatı oluşuyor. İşte bu şekilde Kürt siyaseti ve Kürt medyasının gelişmesi, Kurmanc grubunda Kürtlük milli duygularının oluşmasına katkı sağlarken, aynı oranda kendilerini “Kird” olarak adlandıran Zaza grubunu ötelemiş olabilir.
Kürtlerin verdiği mücadele ve ağır bedeller neticesinde Türk devleti kimi cılız açılımlar yapmak zorunda kaldı. Örneğin, “Türkiye’de yaşayan diller” başlığı altında Mardin Artuklu Üniversitesi’nde enstitü açıldı, Kürtçe eğitim yapılan dört yıllık lisans ve iki yıllık yüksek lisans programları işlemeye başladı. Devamında, Bingöl Üniversitesi ve daha sonra Tunceli Üniversitesi’nde, Zazaca’nın Kürtçe olmadığı, dolayısıyla Zazaların da Kürt olmadığı iddiasıyla “Zaza Dili ve Kültürü Uygulama ve Araştırma Merkezi” ve “Zaza Dili ve Edebiyatı Bölümü” devreye sokuldu. İşin garip yanı Artuklu Üniversitesi’ndeki gelişmeler, Kürt millet ‘tanımı-tarifi’ açısından sağlıklı olmasına rağmen, bir kısım Kürt siyasal hareketi ve basını bu üniversitedeki çalışmaları yermelerine rağmen, Bingöl ve Tunceli Üniversiteleri’ndeki çalışmalar karşısında hemen hemen sessiz kalmaları da ilginçtir!
1992 yılına kadar Kürt siyasal hareketlerinde mücadele eden ama daha sonra Kürtlükten istifa ederek “Zaza Ulusal Sorunu” broşürünü yayınlayan ve Almanya’dan getirtilerek, Tunceli Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Zaza Dili ve Edebiyatı bölüm başkanlığına oturtulan Zülfü Selcan, 2012-213 eğitim yılı için kaydını yapan 40 öğrenciye ilk derslerinde “Zazalar Kürttür diyen varsa derse gelmesin” diyerek resmen Zazaların Kürt olmadığı dersini üniversitede işlemeye başladı. 1998’de Berlin’de Zazaca Grameri (Dêrsim ağzı) üzerine doktorasını da yapan Zülfü Selcan, Kürtlükten istifa etmesinin nedenini “Zaza Ulusal Sorunu” broşüründe şöyle açıklar: “Dersim gecelerinde güya Alevilik ve Zazacılık yapılıyor [bahanesiyle] ‘Dersim Kültür Şenliği 92’ adı altında birçok Avrupa ülkesinde düzenlenmiş olan program, PKK’nın tehditleri nedeniyle başlamak üzereyken iptal edildi.”
Bu tür baskı ve engellemelere “kin”lenen Selcan, yazısında şöyle diyor: “Kürt örgütlerinin Zaza halkının ulusal ve kültürel kimliğini kararlı olarak yok edeceğini kesin olarak tespit ettikten sonra, ortak çalışmayı reddederek sıyrıldım. (…) Kürt siyasi güçleri daha kendileri asimilasyoncu baskı altındayken bile, Zaza halkı üzerinde asimilasyon politikası uyguluyorlar.”
Selcan’ın anlatımı genel olarak kinci, abartılı ve kimi tespitlerde çarpıtmalarla dolu ve hatta hakaret eden bir üslup kullansa da, yine bunları söyleme bahanesi bulması bile Kürt siyasal aklının dönüp kendisine bakması gerektirdiğini düşünüyorum. Kürt milletinin tanımı konusunda ise, Kürtlerin şu anki toplumsal yapısına uygun bir tanım-tarif geliştirmemiz gerekiyor. Aslında bin yıldan daha fazla bir süredir birçok seyyah, misyoner, düşünür, tarihçi ve diğer milletler ve bizzat Kürtlerin kendileri Kürtleri şu şekilde tarif etmiştir: Kürtler, Kurmanc, Kird (Zaza), Soran, Goran ve Lur diye adlandırılan toplumsal gruplardan, yine Kürtlerin konuştuğu dil olan Kürtçe de bu grupların konuştuğu çeşitli farklı lehçeler olan Kurmancî, Zazakî, Soranî, Goranî ve Lurî lehçelerinden oluşmaktadır. Ama bu farklı toplumsal gruplarının kendi özgün lehçeleri ve kültürel farklılıklarının birbiriyle olan ilişkilerinde hukukları nedir, bunları adlandırmada hangi terminoloji kullanılmalıdır, yaratılan ortak kurumlardan gruplar nasıl yararlanmalıdır gibi konularda Kürt siyasal aklının belirgin bir tanımı-tarifi yoktur, bu konuda sağlıklı bir anlayış da geliştirilmiş değildir.
Pratikte işleyen hakim durum şöyledir: Kuzeyde çoğunluk olan grubun lehçesi Kurmancî ‘Kürtçe’ yerine ikame edilmiş, dolayısıyla genelde Kurmanclar ‘Kürt’ olmuş. Güneyde ise 1921-22 yıllarından Süleymaniye ve Hewlêr’de eğitim dili olma statüsüne kavuşan Sorani lehçesi ‘Kürtçe’ yerine ikame edilmiştir. Güney’de, Süleymaniye merkezli olarak Sorani’nin bu konumuna güvenerek modernleşme döneminde gelişen tek dilli ulus modeline takılmış olan siyasal akıl, ‘’Sorani tüm Kürtlerin tek resmi dili olmalı‘’ diyerek, diğer lehçeleri toptan öteliyor. Ama bırakınız tüm Kürtler için, Sorani’nin Güney Kürdistan’da bile tek resmi dil olması zor görünüyor. Kuzey’de ise, Zaza grubuna karşı veya Zazakî’ye karşı kurgulanmış herhangi bir Kurmanc şovenizmi veya baskısı olmamasına rağmen yine de pratikte hakim olan Kurmancî lehçesidir.
Kimi önemli faktörleri göz ardı etmeksizin, Zazakî’nin üçüncü sayfada yer alması, Zaza toplumsal grubunda sessiz bir tepkiye neden olmuş olabilir. Bu kuşkuyu uyandıran şöyle bir örnek verebilirim. Örneğin, 16 Şubat 1994 tarihinde Kürtçenin Kurmancî lehçesiyle yayına başlayan Azadiya Welat gazetesi, 2006 yılına kadar haftalık, 2006’dan bu yana ise günlük olarak yayınlanıyor. 19 yıldır yayınlanan Azadiya Welat gazetesinin birçok sayısında Kürtçenin Zazakî lehçesine de yer verilmiştir elbette. Hatta Mayıs 2012 tarihinden itibaren Verroj adında haftalık bir Zazakî ek de yayınlıyor. Ama 19 yılda Azadiya Welat gazetesinin yayınlanan binlerce sayısında Zazakî lehçesiyle yazanların sayısı 30 kişiyi geçmez. Buna karşılık, 15 Mart 2011’de birkaç kişilik bir grup tarafından yayına başlayan ve 15 günde bir yayınlanan Newepel gazetesinin şimdiye kadar yayınlanan 47 sayısında 140 kişi yazı yazmıştır. Bunlardan 123 kişi ilk kez Newepel gazetesinde Zazakî yazmaya başlamıştır.
Bu karşılaştırmalı veriler bize neyi gösteriyor? Kanımca büyük veya küçük hiç fark etmez, her toplumsal grup, kendi özgün potansiyelini korumak ve kendi mikro kimliğini geliştirmek, şahsiyet sahibi yapmak ister. Bir diğer lehçenin üçüncü sayfası olmak ya da bir televizyon kanalının haftada bir renk veren çeşni programı olmak, bir toplumsal grubu tatmin etmiyor olabilir veya kendini ötelemiş olarak hissedebilir.
Bundan dolayı öncelikle var olan gerçekliğimiz doğrultusunda millet yapımızı tam olarak tanımlamalıyız. Bu tanımlamaya göre de, milli kimliğimizi belirginleştirmeliyiz. Kimlikler ise, öteden beri iki olgu üzerinden yani din ve milliyet üzerinden şekillenmiştir. Örneğin Müslümanlık yani İslam Ümmeti, bir kimliktir aynı zamanda. Ama bu makro kimlik içerisinde beş mezhep birer mikro kimliktir. İlaveten tarikatlar, cemaatler de birer mikro kimliktir. Hepsinin temel ortak özellikleri İslam olmasına rağmen her birinin diğerinden ayırt edilen özgünlükleri vardır.
İşte Kürtlerin millet yapısı da şu anda böyle bir görünüm arz ediyor. Üstelik sadece bu çeşitlilik dilsel değil, aynı zamanda dinseldir de. Hiçbir grubun kendini ötelenmiş olarak hissetmeyeceği, var olan en minimum ortak kurumsal değerden adaletli bir şekilde yararlanmalarını sağlayacak bir iç düzen ve oluşturmalıyız.
ROŞAN LEZGÎN: Kürtlük ve Kürtçenin tanım sorunu