İbrahim Eke: Farklı “sosyalleşme” biçimlerini, ev içinde “yeni ilişki” biçimlerini üretmek zorundayız. Bir tarafı yoğun ve sert çatışmaya açık olan bu süreç aynı zamanda “esneklik” ve “direnç” kazanmamıza da vesile olabilecektir. Bu mücadelede beraberiz. Dayanışma hepimizi yaşatacaktır.

Nergiz Eke: Öncelikle korku ve kaygıyı birbirinden ayırt ediyor olmamız gerekiyor. Böyle bir durumda korkmuyor olmaya çalışmak gerçekçi değildir. Korku bir duygudur ve bunu yaşayacağız, bu süreçte deneyimleyeceğiz.

BARIŞ BALSEÇER

Covid-19 salgını dünyanın her yerinde etkisini göstermeye devam ediyor. Önleyici tedbirler bağlamında, birçok ülkede “sokağa çıkma yasakları” ile virüsün yayılmasının önüne geçilmeye çalışılıyor.

Dünyanın büyük kentlerinde adeta bir nükleer savaşın ardından görülen insansız bir süreç yaşanıyor. Bir yandan sosyal medya üzerinden yayılan ve doğruluğu teyit edilmeyen bilgiler insanların endişelerini arttırıyor. Diğer yandan ise enfekte olma endişesi, ev izolasyonu, stres, panik ve kaygı koronavirüs kadar hızlı yayılıyor. Milyarlara yaklaşan insan nüfusu evlerine kapanırken bu süreçten en az zararla çıkmak ve ruh sağlığımızı korumak için neler yapılması gerektiğini klinik psikologlar Nergiz Eke ve İbrahim Eke ile konuştuk.

   

Psikolojik travma nedir? Travmalara örnek verebilir misiniz?

Nergiz Eke: Yaşamımızda aniden ve beklenmedik bir biçimde gerçekleşerek hayatımızı altüst eden ve yaşamımızı eskisi gibi sürdürmemizi engelleyen olaylar “travmatik olaylar” olarak adlandırılır. Şu anda koronavirüsün bütün hayatımızı altüst etmesi ve salgınla beraber sosyal yaşamdan izole edilmiş şekilde yaşıyor olmamız aslında tam da bu tanımı karşılıyor. Yani travma tanımı ile, önceki dönemlerdeki gibi yaşamımızı sürdüremediğimiz bir süreci kast ediyoruz.

Psikolojik travmaya verebileceğimiz bir diğer örnek yakın zamanda Türkiye’de yaşanan bombalı saldırılar ve katliamlardır. Bu anlara tanıklık eden ve bu durumlara tanıklık etmediği halde bunlardan etkilenenlerde gördüğümüz, travma sonrası “akut stres” tepkilerdi. Bu kişiler gündelik yaşama devam etmekte zorlanarak psikolojik ve fiziksel tepkiler veriyorlardı. Olayların gerçekleştiği yerlerden geçememe, olayı hatırlatan herhangi bir uyaran karşısında korkma, işinden, sevdiklerinden uzaklaşma gibi belirtiler eğer uzun süre devam ediyorsa, mutlaka bir psikolog/psikiyatri uzmanından destek alınmalıdır.

Hangi olaylar psikolojik travmaya yol açar? Belirttiğiniz durumlar sonrası yaşanan travma ile birlikte kişi ne gibi sorunlarla karşılaşabilir?

Nergiz Eke: Öncelikle şunu belirteyim. Hayatımızın birçok döneminde zor durumlar, krizler, travmatik etkileri olan olaylarla karşılaşırız. Ama bu, her durumda travmatize olacağımız anlamına gelmiyor. Bizi derinden etkileyen birçok olay ve durum karşısında, kendi kişisel kaynaklarımızı kullanırız. Dayanışma ise sosyal kaynaklarımızın en önemlisidir. Dayanışma gibi sosyal kaynaklarımız devreye girdiğinde, bunlarla başa çıkabilir hale geliriz.

Bir olayın, kişiyi “travmatize” ettiğini söyleyebilmek için, kişinin tanıklık ettiği ya da yaşadığı olayın-durumun üzerinden belli bir sürenin geçmesi gerekir. Geçen bu süre sonunda kişi yukarıda bahsettiğim tepkileri gösteriyorsa, bu durumda “post travmatik stres bozukluğu” tanısı koyabiliriz.

Bugün yaşanan pandemiden yola çıkarsak, bu dönem vermiş olduğumuz tepkiler, hissettiğimiz duygular “anormal bir duruma verdiğimiz, normal tepkilerdir.” Yani şu anda evde kalmaya devam ettikçe bu durum, bizleri duygusal ve sosyal olarak zorlayacaktır. Süreçle beraber duygusal tepkiler vermeye başlayacağız. Ama verdiğimiz bu tepkiler anormal değildir. Yani alışılmışın dışında bir durum yaşıyoruz ve bu anormal duruma uygun normal tepkiler veriyoruz. Eğer vermiş olduğumuz tepkiler uzun süre devam ederse, yaşamdan keyif alamamak, uyku sorunları, yeme bozukluğu gibi fiziksel ve psikolojik semptomlar yaşayacağız. Bunlar ortaya çıktığında da bir uzmandan destek almak gerekir.

Pandemi ile birlikte uygulanan sokağa çıkma yasaklarının ruh sağlığımız üzerindeki etkileri ne olacak?

İbrahim Eke: Bu süreç ile ilgili, aslında öngörü dışında elimizde çok da bir şey yok. Burada süreci belirleyecek olan şey aslında, izolasyonun, yani evde kalıyor olmanın ne kadar süreceği ve kendi kişisel kaynaklarımızı, sosyal kaynaklarımızı bu süreçte nasıl kullanacağımız olacak. Şunu belirteyim: Yüzyılın başında yaşanan İspanyol gribi, buna benzer bir pandemiydi. Ama her ne kadar insanlık bu tür pandemiler yaşasa da, çok uzun zamandır sosyal ve toplumsal olarak böyle bir sürece dair deneyimimiz yok. SARS, MERS gibi ya da öncesinde AIDS, ebola, deli dana, kuş gribi şeklinde salgınlar olmuştu. Ama tüm dünyayı bu düzeyde etkileyen bir olgu olarak bu deneyimi ilk kez yaşıyoruz.

Bu süreçten hepimiz birlikte geçiyoruz. Uzun vadede ne gibi sonuçları olacağını birlikte göreceğiz. Ama biliyoruz ki hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Toplumsal düzeyde yeni farkındalıklar beraberinde gelecek. Şu an akut bir dönemdeyiz. Her şey oldukça belirsiz ve eldeki veriler gösteriyor ki duygusal etkileri uzun süre devam edecek. Kayıpları olanlar, yakınlarını kaybetme ihtimali yaşayanlar, ekonomik sıkıntılar, sınıfsal eşitsizliklerin giderek belirginleşmesi, adım adım kendini gösterecektir. Burada kritik olan, korku ve kaygılarımıza teslim olup “kriz dönemi” tedbirlerini normalleştirecek miyiz, yoksa tüm dünyada dayanışmacı, kolektif bir alan yaratıp neoliberalizmin “satın alınabilir sağlık uygulamalarının” sonunu getirip, kamu çıkarlarını esas alan bir hayatı kurabilecek miyiz sorularıdır.

Felaketler, krizler ve salgınlar döneminde sosyal medya üzerinden yayılan ve gerçekliği olmayan haberler de artmaya başlıyor. Bu dönemde sosyal medyanın insanlar üzerindeki psikolojik etkilerini azaltmak için neler yapılabilir?

Nergiz Eke: Sosyal medya kullanımı insan psikolojisini korumak-zarar vermek arasında ince bir çizgide gidip geliyor. Burada her birimizin yapacağı ve önemli olan şey, doğru haberi almak ile ilgili, hangi kanalı, hangi haber kaynağını takip edeceğimizi biliyor olmamızdır. Türk Tabipler Birliği (TTB), Psikiyatri ve Psikologlar Derneği’ni takip edip, onların yönlendirmesine özen gösteriyor olmak şu anda yapacağımız en sağlıklı şey. Kamu adına, kamu yararına çalıştığını bildiğimiz sivil toplum ve meslek örgütlerini takip etmemiz son derece önemli. Burada kritik olan, sosyal medyada bilginin hangi ölçütlerle ne şekilde dağıldığı değil, bizlerin doğru haber kaynaklarına nasıl ulaştığımız. Her durumda komplo teorilerine dayanan, bilimsel hiçbir veriye dayanmayan, çelişkili bilgi içeren birçok yazıya sosyal medya üzerinden ulaşmak mümkün. Bu bilgi veya çelişkili haberlerin insan psikolojisi üzerinde son derece olumsuz etkilerinin olduğu aşikâr. Yapılması gereken güvenilir basın kuruluşlarından doğru bilgiyi almak. Aksi takdirde eksik, yanlış haber ve bilgiler bu süreçte psikolojik olarak kişiyi zorlayacaktır.

Koronavirüs salgını bizi ölüm, sevdiklerimizi, işimizi, özetle bizi yaşama bağlayan pek çok şeyi kaybetme endişesi ile yüz yüze getirdi. Tüm insanlarda egemen, tek bir duygu hakim, o da korku. Salgınının neden olduğu korku ve yol açtığı paniği nasıl aşabiliriz?

Nergiz Eke: Öncelikle korku ve kaygıyı birbirinden ayırt ediyor olmamız gerekiyor. Böyle bir durumda korkmuyor olmaya çalışmak gerçekçi değildir. Korku bir duygudur ve bunu yaşayacağız, bu süreçte deneyimleyeceğiz. Burada önemli olan kaygının ne düzeyde olduğu. Yani kaygı düzeyi eğer gerçekçiliğin üzerine çıkarsa, bu gerçekdışılığın deneyimlenmesi anlamına gelir. Bu durumda kaygının şiddeti kişiyi ya bloke eder ya da hayatta kalmak için adımlar atmasını sağlar.

Tabii ki şu an hepimiz kaygılıyız. Çünkü yaşanan bir gerçeklik var. Bir virüs var ve insanları hasta ediyor. Belli bir yaş grubu başta olmak üzere insanların bu hastalıktan öldüğünü biliyoruz. Bu durumda buna dair kaygı duymak, olması gereken. Buna uygun bir kaygı duyulduğunda hayatta kalınabilir zaten. Çünkü bu kaygı bizi evde tutacaktır. Bu kaygıyı taşıdığımızda, her dışarı çıkıp eve döndüğümüzde dezenfekte olacağız. Çünkü bunlar yapıldığında, hayatta kalınacak. Tüm bunlar yaşanan duruma karşı, yani gerçek olan duruma karşı, insanların yaşaması gereken kaygılardır.

Ama kişi evden hiç çıkmadığı halde tekrar tekrar ellerini yıkıyorsa, dezenfekte oluyorsa bu durumda kaygı düzeyi gerçekliğin dışına çıkmış olur. “Korkudan korkmadan” kaygımızı gerçeklikle orantıladığımızda, kendi kaynaklarımızı devreye koymuş olacağız.

İbrahim Eke: Bu süreçte, yani izolasyon halinde olan herkesin iki temel ihtiyacı bulunuyor. İlki; herkesin temel yurttaşlık hakkı olan “doğru bilgiye ulaşma.” Bu  gerçekleşmediği durumda, psikolojik zararın kamusal farkındalığı önemli hale gelir. Kişi eğer yaşanan süreç ile ilgili doğru, gerçek bilgiye ulaştığından emin ise kaygı giderek azalır. Yani doğru, gerçek, bilimsel bilgi korkunun kontrol altına alınmasında kişiye çok yardımcı olacaktır.

Krizin aşılma süreci ne kadar zorlu olursa olsun, zannedildiği gibi “doğru bilgi” kişiyi paniğe sevk etmez. Tam tersine geleceği ön görmesine yardımcı olur. Kişi yaşanılanın sonlu, başa çıkılabilir olduğunu tanımlayacağından, kaygıda da azalma söz konusu olur. Yaşanılan durumla ilgili korku devam etse de (önceden kişiye özgül problemler yok ise), yönetilebilir, denetim altına alınabilir bir şiddette kalır.

İkinci temel ihtiyaç ise toplumsal eşitlik ve adalet ihtiyacının karşılanmasıdır. Pandemik kriz, tüm dünyayı sarmış bir sağlık krizi anlamına geliyor. İnsanlık bu denli büyük ölçüdeki krizi, geçen yüzyılın başında gerçekleşen İspanyol gribi krizinden beri yaşamamıştı. Açıkcası bu durum bize gösterdi ki, Küba dışında hiç bir ülke –Türkiye dahil– böyle büyük bir krizi yönetmeye muktedir değil. Çin, Tayvan, Güney Kore, Singapur önceki SARS ve MERS deneyimlerinden yola çıkarak Batı’ya göre bu salgınla daha iyi başa çıkabildiler. Ama bu göreceli bir durum tabii ki.

Burada önemli olan, izolasyon ile hastalığın yayılmasını zamana yayarak kontrol altına almaktır. (yüzde 80-81 enfekte oluş, yüzde 14 hastane ihtiyacı duyacak düzeyde hastalık seyri, yüzde 5 kritik düzeyde hastalanma, yoğun bakım ihtiyacı). Eğer bu yapılabilir ise sağlık sistemleri çökmeden süreç yönetilebilecektir. Şunu unutmamalıyız ki bu durum, tüm dünya halkları ve devletleri için ortak bir süreçtir. Ve bu sürecin sonu, iktidar ve sermaye sahiplerinin lehine değil, tüm dünya halklarının lehine olacak şekilde, neoliberal politikaların sonlanması, kamu çıkarlarını gözeten bir tutumun yaygınlaşması şeklinde olmalıdır.  En yüksek perdeden, hepimiz; sağlığın kamusal, temel bir insan hakkı olduğunu, sınıfsal bir imtiyaz olmadığını haykırmalıyız.

Sizce bu izolasyon süreci ile şu ana kadar hastalığın yayılması kontrol altına alınabilindi mi? Ayrıca izolasyon sürecinde ortaya çıkabilecek sorunlar ne olabilir?

İbrahim Eke: Şimdi asıl zorlu olan da izolasyon ve izolasyon ile virüsün yayılımını zamana yaymak olacaktır. Genele baktığımızda ilk hafta izolasyonu ile kötü olmayan bir performans sergilendi. Tahminen içinde bulunduğumuz bu hafta da bu performans sergilenecektir. Bunu ailelerin iki haftalık tatil performanslarına bakarak söylüyorum.

Ama bu iki hafta sonrasında, iki açıdan sıkıntı yaşanacağını öngörmek mümkün. Birincisi; Covid-19’un tüm dünyadaki seyri göz önüne alındığında vaka sayısının artması ile birlikte, sağlık sistemlerinde bir tıkanma yaşanacaktır. İkincisi ise; izolasyona bağlı olarak insanların sosyo-ekonomik açıdan birikimleri eriyecektir. Bu ikinci sorun tam da bu oluşabilecek sıkıntılarla anlam buluyor. Virüsün ayrım gözetmediği yalanı ortada. Toplumsal eşitsizlik, bireysel kaynaklarımızın da tükenmesine yol açıyor.

İzolasyon sürecinde ister yalnız yaşayan bir birey olalım, isterse bir aile olalım; kişisel kaynaklarımız bu süreçte çok daha önemli olacaktır. Normal seyirde tüketilen kaynaklar veya normal zamanlarda varlığı çok da önemsenmeyen kaynakların bile önemi artacak.

Açıkcası uzun süreli sosyal izolasyon tecrübemiz yok. Buna bağlı olarak üçüncü haftaya dair öngörüde bulunmak bile zor. Ama yukarıda belirttiğim olası durumları göz önünde bulundurarak, kaynak tüketimlerini özenli ve zamana yayarak kullanmak zorundayız.

Farklı “sosyalleşme” biçimlerini, ev içinde “yeni ilişki” biçimlerini üretmek zorundayız. Bir tarafı yoğun ve sert çatışmaya açık olan bu süreç aynı zamanda “esneklik” ve “direnç” kazanmamıza da vesile olabilecektir. Açıkcası neyin öne çıkacağını zaman içindeki performansımız belirleyecek. Unutmayın, bu mücadelede beraberiz. Dayanışma hepimizi yaşatacaktır.

İzolasyon süresinde ne gibi davranış değişiklikleri süreci yönetmemizde etkili olacak? Tavsiyeleriniz nelerdir?

İbrahim Eke: Öncelikle şunların altını çizmekte yarar var: Bakış açısı değişirse davranışlar ve duygular da değişir. Davranış ve ilişki değişirse duygu da değişir. Kaygınızın, gördüklerinizin, duyduklarınızın ve fiziksel olarak hissettiklerinizin farkında olun. Zihninizden çıkabildiğinizde, dışarısı ile yani kendi dışınızdakiler ile temas ettiğinizde,  “şahsınızdan” uzaklaşabildiğinizde kendinize geleceksiniz. Gerçekliğe dönebilmemiz, zihinsel anafordan çıkabilmemiz, durum değerlendirmemizde fark yaratacaktır.

Bu sürede zorunlu olarak kaldığımız yer izole bir yer olabilir. Güvenli bir yeri kurgulayıp, hatırlayarak düşleyebilirsiniz. Ama bir aksiyon planı yapabilmek için önce kendinizi güvende hissetmelisiniz.

Yaşadığımız süreç aynı zamanda sosyal izolasyondur. Bugünün gereklerinde; sosyal temas güvensizliği, temassızlık güvenli alanı oluşturuyor. Kendiniz, aileniz, zorunda olduğunuzda iş arkadaşlarınız ve diğerleri için gerekli olanı yaparak harekete geçin. Kendinizi güvende hissetmek ve diğerlerinin güvenliğini sağlamak için, kişisel hijyeninize dikkat edin. Ellerinizi daha fazla yıkayın ve yüzünüze dokunmayın. Sosyal mesafelenmeyi koruyun, maske ve eldiven kullanın. Mümkünse evden çıkmayın ve işlerinizi evden yürütün. Tüm bunları yaparken de dayanışmanın önemini unutmayalım. Dünyanın ihtiyacı olan himmet değil, dayanışma kültürüdür. Aklın egemen olduğu, sağlığın satılmadığı yeni bir dünya umut edelim ki gerçekleşsin. Umudumuzu diri tutalım ve yalnız olmadığımızı unutmayalım.