Geçen haftaki yazımda bir film yapmanın zorlukları üzerinde durmuş, bir insanın tek başınaysa bir uzun metrajlı sinema filmini kotarması ve salonlarda gösterime sokarak seyirciyle buluşturmasının imkansızlığından bahsetmiş, devletin bir filmi kendine muhalif bir yerdeyse desteklemeyeceğinden, eğer bir filme destek veriyorsa film sahibinin yaptığı işten şüphe duyması gerektiğinden bahsetmiş ve nasıl film yapılıra dair bazı sorular sormuştum. Ancak bu soruların cevabını bir dahaki yazıya bırakarak bu yazıda "bağımsız bir film nasıl yapılmaz"ı biraz daha açmak istiyorum.
Türkiye’de çekilen uzun metrajlı filmlerin büyük bir bölümü, güçlü bir yapımcı firmadan ziyade yönetmenlerin aynı zamanda filmin yapımcılığını da üstlendiği yani yönetmenlik yanı sıra filmin bütün bütçesini doğrudan kendisinin üstlenmek zorunda kaldığı koşullarda ortaya çıkıyor. Peki bir yönetmenin projesini bir yapımcı ilişkisine girmeden, yapımcı tarafından sansürlenmeden, sınırlanmadan çekiliyor olması kötü bir şey midir? Elbette ki hayır. Aksine eğer bağımsız, alternatif sinema yapılmak isteniyorsa tam da böyle olmalıdır. Gerçi ticari bir getiri sağlama potansiyeli olmayan filmlerin bir yapımcı bulabilmesi de zaten pek mümkün değildir.
Her yıl çekilen filmlerden ancak birkaç tanesi profesyonel yapımcı firmalar tarafından gerçekleştirilmektedir. Profesyonel yapımcılar tarafından çekilen filmler dışında bugün Türkiye ve Bakurê Kürdistan’da çekilen filmlerin çok önemli bir bölümünün ana sponsoru Kültür bakanlığı sinema fonu yani devlettir. Peki devletle kurulan bu ilişkiden doğan filmin gerçekten bağımsızlığını koruyan bir yapım olarak ortaya çıkması mümkün müdür? Devlet, karşı duruş sahibi filmlere destek vermemekle birlikte sansürcü yanını gizleyebilmek, herkese, her düşünceye, eşit mesafede durduğunu ve özgürlükçü olduğu sanısını yaratmak için zaman zaman ideolojik olarak kendisiyle karşı safta olan filmlere de destek verebilmektedir.
Pek çok sinemacı bu durumu bilerek bu yardımlardan pay alabilmek için şansını denemekte, reddedilme ihtimalini ortadan kaldırmak için de hikâyesinde devleti rahatsız edebilecek yerleri ya bulanıklaştırmakta ya da ortayolcu bir çizgiye çekerek "hele bir yardımı alayım sonra ben yine hikayemi bildiğim gibi çekerim" yaklaşımıyla Kültür Bakanlığı ile bu ilişki içerisine girmektedir. Aslında eskiden bu tarz bir yaklaşımla filmi kotarmak mümkündü. Yani destek için başvururken hikayelerde bakanlığın destek vermesini engelleyecek unsurları gizleyip desteği aldıktan sonra hikayeyi yine önceden kurgulandığı gibi çekmek mümkündü. Ama şimdi kültür bakanlığı yaptığı yönetmelik değişiklikleri ile senaryoda yapılacak en küçük değişikliği bile destek kurulunun onayına tabi tutmakta ve aksi bir durumda verdiği desteği geri çekebilmektedir.
Yazının bu kadar önemli bir bölümünü sinemacıların Kültür Bakanlığı ile kurduğu ilişkiye ayırmam belki de yazının amacını biraz aştı. Ancak bundan maksat şuna dikkat çekmektir ki devletle kurulan bir üretim ilişkisi içerisinden bağımsızlığını, fikri zeminini, amacını, var oluş nedenini kaybetmeden, erozyona uğramadan bir film doğurmak mümkün değildir. Öbür türlü devlet desteğine başvurmakla ilgili bin bir gerekçe yaratılabilir, önemli olanın filmin çekilebilmesi olduğu, filmin derdini anlatabilmesi için destek ilişkilerinde bir takım tavizlerin verilebileceği ileri sürülebilir. Eğer destek almak için kurulan bir ilişkide hikayeden en ufak bir ödün verilmişse bu, eserin var olma nedenini ortadan kaldırmış demektir. Kendimin ve film yapmak isteyen pek çok arkadaşımın bakanlıkla kurduğu destek ilişkileri üzerinden çok iyi biliyorum ki öyküden taviz verilmeden destek alınabilmesi mümkün değildir. Dolayısıyla bu destek ilişkisinden bir sanatçının başına gelebilecek en dehşetli şey olan "oto-sansürden" başka bir şey çıkmayacağı çok iyi bilinmelidir. Oto sansürün, bir filmin ruhunu nasıl çaldığını görmek içinse devlet desteği ile çekilmiş filmleri tekrar bu bakış ışığında izlemek öğretici olacaktır.