Amed’de Kadın Akademisi olarak 2013 Haziran ayında bir jineoloji birimi oluşturma önerisi sonrasında toplandık. Birçok kuruma haber vermiştik ama beklediğimiz ilgiyi bulamamıştık. Sayımız yirmi beş civarıydı. Okullarda öğretmenlik yapan, sağlıkçı, hukukçu, sanatçı, belgeselci, sosyolog, mimar, felsefeci, kadın kurumlarında mücadele veren, belediye çalışanı, çocuk alanında projeler yapan, Avrupa’da, Amerika’daki üniversitelerde ve Ankara’daki üniversitede tez hazırlayan üç arkadaş, siyasetle ilgilenen ve daha birçok farklı alandan arkadaşlarla biraraya geldik. Her birimiz bir diğerimizin alanına dair bilgiye sahip değildik. Ama bizler açısından büyük bir buluşmaydı bu. Sayımız azdı ama yaşamı ören çeşitli alanlardan geliyorduk. Ve kadındık…

Jineoloji birimine katılan arkadaşlar olarak ilk günlerde korkular ve kaygılar yaşadık. Tartışmalar belli bir sistematiğe kavuşabilecek miydi? Sistemin eğitim modelinden yani öğreten öğrenen, sorgulatmayan modelinden kurtulalım derken bir konu dağınıklığına gidebilir miydik?
Jineoloji yani kadın bilimi tartışmalarında sistemin paradigmasını ve sistem karşıtı paradigmaların kazanımları ile yetmezliklerini çözümlemek önemli bir noktada duruyor. Kendimiz de evrendeki düzene, toplumsal sorunlara, kadın kimliğinin tanımlanmasına baktığımızda çocukluğumuzdan itibaren bize dayatılan, zihinlerimizde inşa edilen, kodlandırılan düşünce sistemine her seferinde çarptığımızı görebiliyoruz. Devlete göre düşünmek, yasal çerçevede bakmak, erkeğe göre biçimlenmek, ötekileştirmek; günümüz sosyal bilimlerin bize dayattığı düşünce yöntemlerinin sonucu olmaktadır.
Jineolojinin başlı başına bir bilim mi yoksa sosyal bilimlerin bir alt dalı mı olacağı soruları da tüm sıcaklığıyla cevabını arıyor. Belki de sosyal bilimler tüm bilimlerin ana kaynağı olabilmelidir nitekim kuantum fiziği ve kuantum felsefesi de sınırları bu konuda oldukça zorlamaktadır. Hangi bilimin hangisine bağlı olacağı, düz belirlemeci keskin ayrıştırmalar, disiplinler oluşturalım derken bilimin toplumsal gerçekliklerden koparılması tartışma konuları olmaya devam edecektir.
Belki de hala devlet aklına ve sistemin üniversitelerine çarptığımız için bilimlerin nasıl şekillendirilmesi gerektiğini büyük  bir sorunsal olarak önümüze koyuyoruz. Bu tartışma zemini bizi yeni bir bilim oluşturalım derken yine sisteme entegre olmuş, kafese sıkıştırılmış bir noktaya götürebilir.
Jineoloji tartışmalarıyla birlikte önemli bir süreç bizi bekliyor: Düşünce yapılarımızı  sistemin öğretileri ve devletçi zihniyete göre mi şekillendireceğiz yoksa varlık bilim felsefesine dayanarak, kendimizi kendi aklımızla tanımlayarak, nasıl yaşamak istediğimize kendi öz gücümüzle, kimliğimizle, öz yönetim anlayışıyla karar vererek mi var olan bilimsel yöntemleri boşa çıkaracağız?
Amed Kadın Akademisi bünyesinde kurulan jineoloji biriminde, biz kadınlar öncelikle kendimizi nasıl tanımladığımızı, kime göre tanımladığımızı ele alıyoruz. Bu tartışmaların içerisinde kadının doğası var mıdır, cinsiyet nedir, toplumsal cinsiyetçilik nasıl besleniyor, erkek kadın üzerindeki egemenliğiyle kendini özgür mü hissediyor, aslında o da sistemin bir kölesi değil midir, bu tartışmaları yürütürken erkek karşıtlığına düşüyor muyuz, kadın erkek ilişkilerinin sosyalistçe yaşanması nasıl gerçekleşir, kapitalist modernitenin cinsiyetçiliği besleyen politikaları, kapitalist moderniteye alternatif kesimler olan sosyalizm, anarşizm, feminizmin paradigmaları nelerdir ve demokratik modernitenin hakikat anlayışı nedir soruları gelmektedir.
Jineoloji tartışmalarının farklı çevrelerle genişletilmesi ve bilgiye ulaşma hakkı elinden çalınmış kesimlere ulaşarak onlarla paylaşılması çalışma ilkelerimiz arasında yer alıyor. Elitleşen bir tartışma zemini marjinelleşme riskini taşımaktadır, bu da iktidarı yeniden üretmeyi ve beslemeyi getirecektir. “Ne kadar çok bilirsem o kadar güçlü olurum” yaklaşımından “Ne kadar çok sorarak bilgiye ulaşırsam ve bu bilgiyi paylaşırsam kendi bilincime vararak toplumun demokratikleşmesine katkım olur” anlayışını benimsiyoruz. Yarışan-yarıştıran, öğreten değil; bilgi ve deneyimleri paylaşan anlayışı önemsiyoruz. Jineolojinin tartışma konularından biri olan bilginin tekele alınmaması ve toplumsallaştırılması da hepimizi sorumluluğu altında olmaya devam edecektir.
Jineoloji birimi etrafında buluşurken yaşadığımız kaygıları birbirimizden güç alarak aşmaya başladık. Herşeyi bilmiyorduk ama bilmediğimizi sandığımız şeyler tam da yaşamımızın içinde olan ve yaşadığımız şeylerdi. Kavramların anlamını bilmiyorduk ama o kavramlar tam da içinde olduğumuz yaşamı karşılayan kavramlardı. Okumalarımız artmış, araştırmalarımız genişlemişti. Artık atölye tarzı bir yöntem kendini zorunlu hissettiriyordu. Yirmi beş arkadaş kimi zaman otuz üçe çıktı ve birbirimizi tanımaya başladık. Jineoloji biriminde soru sorma cesaretini birbirimize kazandırıyoruz, acılarımızı ve sevinçlerimizi paylaşıyoruz. Zihniyet yapılanmalarımızı açığa çıkarmak istiyoruz.
Jineolojinin nasıl yapılandırılacağına dair kesin bir sonuca gitmek istemiyoruz. Ancak görünen o ki jineoloji, kadın hareketleri tarafından “zorunlu bilimsel bir ihtiyaç” olarak gündeme oturtulma şansına çok sahip. Tüm dünya kadınlarının ortaklaşması çalışmalarına başlayarak ama bu arada kendi toplumsal yaşamımızda, örgütsel mekanizmalarımızda jineolojiyi işlemek durumundayız. Jineolojinin kaçınılmaz hayat bulması gereken bilim olduğunu içselleştirmek önemli. “Kadınlar erkek aklıyla değil; devletin sınırlarıyla değil; kendi akıllarıyla soruyor, tanımlıyor ve yaşıyor” dedirtecek bir düzeye jineoloji sayesinde geleceğiz. Jineoloji bize kadınlar olarak yaşamın önemli anlam gücü olduğumuzu, nesne değil; kendimizin öznesi olmamız gerektiğini her seferinde hatırlatacak. O zaman bize dayatılan kölelik statüsünü reddedeceğiz, doğaya saygılı, eşitliği, özgürlüğü, öz yönetimi esas alan paradigmayla tüm toplumun kurtuluşunda öncülük yapacağız. Devletçi erkek egemen paradigma kadınlardan korkuyor, kadınların kendi cins bilinciyle tanışmasından korkuyor...
Dünya nüfusunun yarısını oluşturuyor ve yaşamın anlam gücünü ifade ediyorsak geriye kalan; kendi irademizi açığa çıkarmaktır. Bunun için de yeni bir paradigmaya, kadın paradigmasına, erkekten ve devletten bağımsız düşünce yapılanmasına ihtiyacımız var. Artık ezilenler olarak kendi tarihimizi yazma zamanı gelmiştir. Kendi gerçekliğimizi tanıdıkça ve paylaştıkça özgürlüğün hiç de ütopya olmadığını anlıyoruz.