Tren istasyonuna her gelişinde hüzünle doluyordu gözleri. İstasyonda karşılaşmıştı onunla. Taranmamış saçlarının gölgesi altında parlayan mavi gözleri takılmıştı bakışlarına. Küçücük yüreğinin telaşıyla minik ellerindeki mendilleri satma derdindeydi. Yaralı ve yağmur yemiş serçe misali tedirgindi yorgun bedeni. Utanıyor olmalıydı ki, "selpak mendil" dediğinde kısık sesi ancak duyulabiliyordu.
Solgun yüz hatlarıyla hayata tutunmanın çabasındaydı. Savrulsa, kentin karanlık dehlizinde yok olma yaşındaydı Şilan. Sarı saçlarıyla karışmıştı kalabalığın dalgasına. Kentin yoksulluğuyla kader birliği yapan, aynı kaderi paylaşan ailesine katkıda bulunmak için küçük yaşına aldırmadan sokakların tozuna karışarak mendil satıyordu.
Bir yandan mendil satma heyecanındayken diğer yandan polislere yakalanmama korkusundaydı. Ona doğru gelen polisten kaçarken istasyona yanaşan trenin altına girmiş, parçalanmıştı bedeni. Her şey bir anda olmuştu. Acı, trenin uzun uzun çalan düdüğünün sesine karışınca, istasyondaki insanların bakışları hüzünle akmıştı. Yüzler gergin, soluk alış-verişler hızlıydı.
Rıza, apansız gelişen bu acı yok oluşun tanığıydı. Bu kente sürgün gelirken aynı istasyonda inmiş, tanımadığı insanların arasına karışmıştı. Kentin sıkıntılı akışından daraldığı zaman istasyona gelip bekleme yerindeki banka oturup uzaktan gelenlerin ve uzağa yol alacak olanların yüzlerine bakıp yaşananlara anlam vermeye çalışıyordu. Mimiklerin yüzeyinde ve mimiklerin derinliğindeydi bakışları.
Sürgün yaralamıştı Rıza'yı. Sürgünün dayanaklarına yaslanma takati kalmamıştı. Gurbet elleri soğuktu, yıldızlar sönüktü gecelerde. Güneş yüzlere aynı doğsa da griydi yaşam. Parlak bir gecenin ay ışığına dalmak, gölgesine tekme sallamanın hasretindeydi.
Dolup dolup taşan istasyon, yılgın acıların pençesinde kıvranan yolcuların bilinmezliklerini çoğaltıyordu. Her yol ve her yolcu biraz da bilinmezliğe doğru akıyordu.
Şilan'ın ölümü, ağır bir uyku gibi Rıza'nın gözlerine oturmuştu. Hiçbir uyku dindiremiyordu acısını. Düşleri ölümün suskunluğunda parçalanıyordu. İstasyondaki ölüm sessizliğine kemanın sesi karışmıştı o an. Bu ses belleğinin köşesine yapışmıştı adeta. Aynı istasyonda bir dilencinin keman tellerine dokunuşuydu ölüme eşlik eden ses. Şilan yok olmuştu, ama ölüm ve keman sesi istasyonun demir direklerine asılı kalmıştı öylece.
Kentin cinayetlerine anlam veremiyordu Rıza. Mesela korkudan kaçanların son avazları raylara sindiğinde kime yazılacaktı? Kim sorumlusu olacaktı bu ölümlerin? Caddelerin ortasında boylu boyunca uzananların kanlı cesetlerini hangi gazete parçaları saklayabilirdi ki? Gazetelerin üçüncü sayfa haberleri katillerin eşkâllerini yayınlarken, yeni ölümleri örtmekten başka neye yarayabiliyordu ki?
Geçip giden yılların geride bıraktığı onca tortu kentin korkularını çoğaltmıştı. Kentin çıkmazları Rıza'yı yeni çıkışlara sevk ediyordu. Kaçıp kurtulmak, hiçbir yağmura yakalanmamak istiyordu. Sokaklarda gece sarhoşlarına ve köşe başı erkek avına çıkan fahişelere rastlamak kirletiyordu beynindeki keman sesini.
Şilan'ın ölümü, kemanın sesi sürgün hayatını ağırlaştırmıştı Rıza'nın. Hiçbir zaman kendisini bu kadar ölüme yakın hissetmemişti. Yaralarına biçilen kefenlere dikiş atmıştı.
Yeniden yollara düşüp uzaklaşma düşüncesi düşlerini süslüyordu. Yeni bir sürgünün tünelinde çıkış ışığı arayacaktı. Veda etmeden ve belki de ölüm damlayan istasyona son kez dahi bakmadan uzaklaşacaktı. Atacağı her bakışın çıkmazlarını büyüteceğinden korkuyordu.
Çekip gitme kararı gece boyunca kabus olup düşmüştü yüreğine. Şafakla soluğu istasyonda aldı. Etrafı açık, üstü kapalı bekleme yerinin demirden direkleri yanlarda diziliydi. Işığın sızdığı yer parlaktı gözlerde. Rıza istasyonu adımlarken Şilan'ın mavi gözleri takıldı bakışlarına. Keman sesi kulaklarını doldururken ölün ona daha da yakınlaşmıştı. Sanki ona el sallıyor, yardım bekliyordu. Daralan bir kentin son saatlerinde istasyondan hayata bakmak istemiyordu Rıza.
İstasyon bomboştu. Kendisinin ayrılık fırtınasından başka sessizliğe karışan savruluş yoktu. Ayağından çıkan sese yarenlik ediyordu.
Birazdan kente gelenler ve kenti terk edecek olanlarla hareketlenecekti burası. Bilinmezlik daha bir büyüyecekti. Fırtına öncesi sessizliği andırıyordu şimdi.
Bu istasyonda kente merhaba derken, yine aynı yerden hoşça kal diyecekti. Yol alacak olanlar birer birer trene bindiler. Boyun eğdikleri kaderlerinin ağırlığının altında eziktiler. Kimileri yeni düşlere dalarken, kimileri de eski düşlerin hızında kaybolacaklardı. Bile bile, ama çaresizlikten lades diyorlardı kendilerine.
Rıza trenin penceresinden etrafı seyrederken küçük bir kızın tatlı gülüşü takıldı gözlerine. Acılı bir masumiyet vardı kızın gülüşünde. Uzun uzun baktı, Kollarının arasına alıp korumak isteğiyle doldu yüreği.
Şilan öyle uzayıp gitmişti avuçlarından. Uzanabilseydi, belki yırtık kazağının ucundan yakalayabilirdi Şilan'ı. Korku kaçışında savrulurken bir nefeslik yanından uzaklaşmıştı. Tanımadığı Şilan duygularına yağmur olmuş, ıslatmıştı kirpiklerini.
Etrafa son kez bakarken dilencinin kemanın tellerini gözden geçirdiğini gördü Rıza. Gözlerini yumup daldı. Kemanın sesi okşadı ruhunu. Elini ceketin cebine atıp selpak mendilinin paketinden bir mendil çıkarıp gözyaşlarını sildi. Şilan'ların birinden aldığı mendil şimdi onlar için akıttığı gözyaşlarıyla ıslanmıştı. Acı ve sürgün kokuyordu.
Gaziantep H Tipi Cezaevi