Türkiye son bir kaç yıldır öylesine keskin virajlar dönüyor ki; toplum ambale olmuş durumda. Nerede durması gerektiğini kimse bilmiyor. Bu durumda herkes en kolayına kaçıp bir önündekine göre pozisyon almaya çalışıyor.

Sert dostlukların hızala düşmanlıklara dönüştüğü; en keskin düşmanlılarında bir anda kuvvetli dostluklara dönüşüyormuş gibi olduğu bir uçtan başka bir uca savrulmalar yaşıyoruz.

Bu tip şeyler gelişmiş toplumlarda on yılda bir olurken; Türkiye’de AKP iktidarı döneminde neredeyse hergün olabilecek türden olağan şeylere dönüştü. 

„Türk toplumu kendini nereye ait hissediyor; Türkiye Cumhuriyeti kendisini bu dünyada nerede görüyor, veya kimlerle birlikte, kimlere karşı duruyor“ bütün bu soruların sanırım şu an kimse için kesin bir cevabı yok!

Günlük ihtiyaçlar nereyi işaret ederse; önce devleti yönetenler; sonrada onları takip eden toplum yüzünü oraya dönüyor.

Daha bir kaç ay önce; insanlar bir sabah „Türkiye’nin bir Rus savaş uçağını düşürdüğü“ haberi ile uyandılar. Sahiden de daha önce neredeyse olağan hale gelmiş kısmı bir hava sahası ihlali nedeniyle Türkiye bir Rus savaş uçağını düşürmüştü. 

Türkiye’yi yönetenler; bir anda „emri ben verdim!“ yarışına girdiler. Cumhurbaşkanı Erdoğan „Emri ben verdim! Gerekirse yine yaparız“ diyor, hemen arkasından dönemin başbakanı Ahmet Davutoğlu „Ben de aynı emri verdim!“ diyerek olaya ortak olmaya çalışıyordu. 

Bütün dünya bir anda Türkiye’nin bu eylemi nedeniyle muhtemel bir nükleer savaşı konuşmaya başlamıştı. NATO, „Türkiye’yi yalnız bırakmayacağı“ açıklamalarını yaparken; Rusya Devlet Başkanı Vilademir Putin „başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere Türk yetkililerini NATO’nun arkasına sığınan“ korkaklar olmakla suçluyordu.

Gerçekten de Türkiye uçak düşürme olayından hemen sonra Rusya ile kontak kurup, olayı izah etmek yerine doğrudan NATO’ya başvurmuştu. 

Putin’i en çok kızdıran şeylerden biri de buydu; „Eğer olayda bir yanlışlık varsa, Türk yetkililer doğrudan bizimle ilişki kurabilir, sorunu bizimle çözebilirlerdi; ama onlar öncesinde çok yakın ilişkilerimiz olmasına rağmen, bizimle ilişkiyi red edip doğrudan NATO’yu devreye soktular!“ diyordu.

Rusya o zamana kadar konuşulan ama uluslararası kurumların gündemine gelmeyen „Türkiye/IŞİD ilişkisini uydudan çekilmiş görüntülerle“ Birleşmiş Milletler’in  gündemine getirdi. 

Devlet Başkanı Vilademir Putin olayın hemen ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan ve diğer Türk yöneticiler hakkında ağza alınmayacak laflar etti. „Türk yetkilililerini güvenilmez, korkak, iki yüzlü“ gibi uluslararası ilişkilerde çok sık karşılaşmadığımız ifadelerle suçladı. 

Bu kadar şeyden sonra; Batı dünyası ile ilişkilerde neredeyse izole olmuş duruma düşen Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP Hükümeti kendini zorla Moskova’ya davet ettirerek dış dünya ile ilişkilerde kendilerine yeni bir yol bulmaya çalışıyorlar. 

Daha düne kadar Hazar denizinden gelen Doğu/Batı enerji hattı projesi ile Rusya’yı izole etmeye çalışan, Ukranya ve Kırım meselesinde Batı’nın yanında Rusya’ya karşı açık tutum alan, Suriye’de asıl olarak Rusya’yı enerji denkleminin dışına çıkarmaya çalışan AKP Hükümeti bir ziyaretle „Rusya’nın güvenini kazanabilir mi?“ doğrusu bu çok kuşkulu.

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın utangaç bir biçimde „Esad konusunda pozisyonumuzda bir değişiklik yok, IŞİD ve Kürt militanlar konusunda tam bir uzlaşı içindeyiz!“ derken aslında Türkiye’nin bu güne kadar Suriye’de sürdürdüğü siyasetin iflas etmiş olduğunda itiraf etmiş oluyor.

İçerde Kürt Sorununu çözemeyen Türkiye, dışarıda bir uçtan başka bir uca savruluyor; halbuki içine düştüğü durumun çözümünü dışarıda değil de, içerde arasa bir sabah başka bir Türkiye’ye uyanabiliriz! 

Ama nerede bunlarda bu basiret!