Son uçak krizi bir kez daha gösterdi ki Ankara herkesin kolayca manipüle edebileceği bir yerde durmaya devam ediyor. Rusya ile Suriye arasındaki askeri işbirliği ve silah transferini, yolcu uçağını indirerek engelleyebileceğine inanan bir siyaset vizyonu hakkında tartışıyoruz.
Halk deyimi ile “cin olmadan çarpmaya kalkmak” tam Türk dış politikasının halini ifade ediyor. Gerilim biraz daha uzar ve geri adım atılmazsa iş Rusya’yı demokratikleştirecek girişimlere kadar gidebilir. Öyle ya, etrafımızdaki diktatörlüklere destek veren rejim de yıkılmayı hak etmiştir ve Türkiye, bölgesinde demokrasi havariliği rolünü oynamakta sınır tanımamaktadır.
Maceraperest davranmaktan korunmak için ne akademik kariyer yetiyor ne stratejik derinlik. Önüne açılan her oyuna atlayan, en basit operasyonlarla dolduruşa getirilen bir ülkenin geleceği hakkında iyimser beklentiler taşımak son derece zordur.
Bir ülke düşünün ki çatışmaların en yoğun olduğu bölgenin emniyet müdürü tarafından dile getirilen bir cümle üzerine üç büyük parti başkanı laf yetiştirme yarışına giriyor. Sorunun ağlayarak çözülemeyeceği kesin ama ağlamaya bile tahammülü olmayan bir ahlak ve siyasi tavırla, çözüm beklentisi oluşturmak muhatabın aklıyla alay etmektir. Güvenlik bürokrasisinden bile geri bir yere konumlanan Ankara siyasetinin Kürt sorununda çözüm performansı sergilemesini beklemekse hayalden ibarettir.
Sorunun bu günlere gelmesinin sorumluluğunu bürokrasiye fatura eden siyasi aktörlerin, şimdi tam da çözümsüzlüğün nedeni haline geldikleri gün gibi ortada.
Suriye krizinde “Şam’da namaz kılmak, Şam’a bayrak dikmek” gibi çıtayı yukarı koyan hamlelerin, Kürt bölgesinde tampon bölge pazarlığı dışında bir anlamı yok.
“Özel burada yumruk havada” sloganına “buradayız ve dimdik ayaktayız” cevabını veren bir Genel Kurmay Başkanı’nın sözleri de her şeyi açıkça gösteriyor.
Kürt sorununu çözmekten ziyade başka sıkışmışlıkları aşmanın aracı olarak gören yaklaşımlar Ankara’nın eski alışkanlığıdır.
Ama galiba ne içinden geçtiğimiz dış politika sorunları böyle hamlelerle aşılabilecek nitelikte, ne de Kürt sorunu bu oyunlara alet edilecek merhalede.
Alternatifsizliğin keyfini sürerek iktidar ömrünü uzatmanın da bir sınırı olacağını Başbakan Erdoğan’da hissediyor. Kabul etmek, içine sindirmek istemese de, kendini en güçlü gördüğü anın düşüşe en yakın nokta olduğunu görüyor. Bu tablodan çıkmak ve başka bir yol denemek için ise artık çok geç. Kaldı ki böyle bir niyet olduğuna dair ciddi hiçbir işaret de gözükmüyor.