Daha evvel “Akit’e düşmek” diye bir şey vardı. Şimdi yerini Sabah aldı. Bu ama’sız, fakat’siz kabullenme hali olarak görülüyor. Soldan aldığın nefesi bir cümle sağa vermek. Birikimini, seni idealize edeni, kendi elinle yok etmek...

Sosyal medya bu ayarda yorumlarla çalkalanıyor.

Peki haklılık payı ne?

Düşünsel olarak aykırı durmanın çok daha berisinde bir hal yaşanıyor. İktidara muhalif olmanın ötesinde, onun tüm yapıp ettikleriyle seni ortaklaştıracak bir kabule işaret ediyor, Sabah’ta görünmek, Akit’e düşmek. Seni onlar öveceğine, döv, tüket kendini daha iyi. Ölümü güzelleyen ve sokakları, hayatları kandan mendile çeviren, sıkıp sıkıp yeniden kanla ıslayan bir anlayışa “muhafazakar” naifliğiyle yaklaşmak, en hafifinden düzey kaybıdır, ne olsun daha.

Sayıları artıyor gittikçe. Belki korkudan. Belki yalnızlıktan ve belki parasızlıktan. Hayatının en demli yaşlarına kadar bir fikri besleyerek, ömrüne ilikleyerek, yaşamı örgütleyerek gel, sair nedenlerden ötürü bir celladın ağzına dil ol!

Cem Karaca onca silkeleyen şarkıdan koca bir yaşam dinamiği ürettikten sonra “elhamdülillah” diyerek kapısını örttü hayatın.

İsmet Özel komünist bir şairken şairdi. Ama şimdi İstiklal Marşı Derneği bişe bişeyi...

Müslüman mahallesine geçişi şiirden doğurduğu kendini daha iyi hissettiğinden olmasa gerek. Zira Müslüman mahallesi şiirden ne hazzeder ne de anlar. Eğer öyle güçlü sevgi olsaydı, köklü bir edebiyat dergisi kazandırırlardı hayata. Adam sık sık “kültür-sanatta istediğimiz yere gelemedik, 16 yılda bir halt edemedik” diyor. Niye? Damar yok da ondan. Ama zengin oldukları için o damarı da ithal edebilirler elbette. Alişan’la, Seda Sayan’la beynelminel sanat damarı olmuyor işte. Soldan soldan kayan isimleri hanelerine irat kaydettikçe kültür-sanat damarları da kabarmış, saraya doğru taşmış olacak. Ki şu an olan bu. Sabah’a röportaj vermek normal zamanlarda normal kaçacak bir durumdu. Ama tek işi “tetikçilik” olan bu gazetelerin sayfalarında şiirden, aşktan, sanattan, okurun kalitesinden, ilham böcüğünden söz etmenin hayata karşılık gelen tarafı yok! Aksine tüketen ve yok eden bir besleyiciliği var. Kimi? Elbette sözünü bir tetikçiye dedirteni...

Şükrü Erbaş’ı SolHaber “aydın intiharlarından” biri olarak gördü. Şair Şükrü Erbaş Kürtlere dönük hak ihlalleri, siyasi ve kültürel soykırımlarda da durduğu yerin altını kalınca çizen bir insan! Sabah’a röportaj vermek, Akit’e düşmek gibi değil midir ulu-sol/salcı mahalle için; Yeni Yaşam’da ya da Özgür Politika’da ya da Kürt diye etiketledikleri kanallarda boy göstermek? Aynı iş. Ama yine de ya biri, ya ötekisindir yani.

Veli Saçılık’ın Ankara hassasiyetiyle “yine de o röportajı vermeseydi iyi olurdu”suna katılmamak elde değil. Biz bir konu ile ilgili görüş almak için kırk kapı çaldığımızda, o saatte havada, karada, denizin dibinde, uykuda, nöbette, sınavda, bebek pışpışlamada olacakların hemen hepsi gayet “sol” mahalledendi. Söz konusu Kürtler olunca, sanatın renk kartelasyonunda bir tek siyah, bir tek gri...

Şiire talebi muhafazakar/laik diye ayrıştırmak da ayrıca şairce olmadı gibi. Şair imza günlerinde onca sevgi seli arasında bu kum bu çakıl, bu balık bu kılçık mı diyormuş?

Demek ki... Öyleyse Sabah’a röportaj vermekte beis yok, biz şiiri de, şairi de severiz. Şiirin içinde doğduk, orada da iki dize, bir imge çeker gideriz.