Demirtaş CHP’ye “çağrı” yaptı. “İttifak” değil, “birlik” de değil, dedi. “Omuz omuza yürümekten” söz etti. 

CHP’ye “çağrı” yapmak, CHP’nin HDP’yle “omuz omuza yürüyeceğine” kefil olmak mı? Değil. Sen çağırırsın, o ya gelir, ya da gelmezse ve senin “çağrın” haklı bir çağrıysa, onun tabanı gelir. Bir kişi bile gelse iyidir.

Neden?

Çünkü “tehlike” sanılandan büyüktür.

Sezin Öney Haberdar’da, AKP’nin ve ordunun “sınır boylarında” Hakkari’de, Yüksekova’da, Nusaybin ve Cizre’de gerçekleştirdiği yıkıma değinerek şu can alıcı soruyu sordu:

“'Yık ve yeniden inşa et'  politikasının içinde, bölgenin Kürt nüfusunu olabildiğince göç ettirmek, bölgede yaşamaktan yıldırmak; bir nevi tehcir de dâhil mi? Bu bölgede farklı bir demografik yapı oluşturulması da plan dâhilinde mi? Akla bu sorular da geliyor...”

Soru yerindedir: İkinci “tehcir” uygulama halindedir. Rojava’ya karşı “savaş hazırlığı” yapılmaktadır; bu amaçla Güney ve Batı Kürdistan’la komşu ilçelerde “etnik temizlik” başlatılmıştır. Eğer önlenemezse, AKP, Cizre’de, Sur’da, Yüksekova’da, İdil’de, tıpkı İsrail gibi, “mülteci Araplar” için “yerleşim yerleri” inşa edecektir; “göçmenler” için “şehir kuralım” diyenler bunu Suriye topraklarında yapamayacaklarını hem biliyorlar, hem de onların niyeti Kürdistan’da demografik dengeyi Arap nüfusla değiştirmek. O nedenle PYD’yi Rojava’da “etnik temizlikle” suçluyorlar. Bu kendi yapacakları “etnik temizliği” haklı gösterme amacı taşıyor. 

Bu suç mudur?

Evet suçtur: Zorla göç ettirme yoluyla “bölgede etnik temizlik” suçudur. 

Ve bu suçlardan dolayı “yargılanma” gününün er ya da geç geleceğine dair işaretler hızla artmaktadır.

İki eski ABD’li büyük elçi’nin Washington Post’da yazdıkları yazı yenir yutulur değil. Erdoğan’a “Ya ıslah ol, ya istifa et” dediler. Aynı zamanda “iç savaş” öngörüsünde de bulundular.

“Türk halkı hükümetini müzakerelerin başarısızlığı için sorumlu tutma hakkına sahiptir. Şimdi Türk askerleri ve siviller kötüleşen savaşta ölmeye devam ederken, hükümetin bu çatışmaları ne durduracak ne de kazanacak gerçekçi bir planı yok. PKK'den ayrılan grup tarafından  Ankara'da 17 Şubat'ta yapılan korkunç bombalama, 1970 ve 1980'lerde  ülkeyi kırıp geçiren iç savaş dönemine geri dönülebileceğini, şiddetin yayılacağını işaret ediyor.”

Siz “elçi” de neymiş deseniz bile, Saray’daki kişi bu lafların ne anlama geldiğini, kendisi bilmese de mutlaka hem Albay rütbeli yaverinden, hem de danışmanlarından öğrenmiştir. 

Bir parantez açalım.

Ahmet Hakan artık iç bulandıran bir “teslimiyeti meşrulaştırma” yöntemi icat etti. “Hem nalına, hem mıhına” yöntemi. Cemaate karşı tutuklamalar, bu yöntemle, “siz de daha önce falancaları tutuklatmıştınız” denerek savunulmakta.

Sanırsınız ki, Saray ve AKP Cemaatçileri, AKP’lileri tutukladıkları için cezalandırıyor. İlhan Selçuk AKP Kasımpaşa ilçe başkanı mıydı? İlker Başbuğ Erdoğan’ın “baş yaveri” miydi? Erdoğan o sırada “hapisteydi” de, Gülen Başbakan mıydı?

Tekrar konumuza dönelim:

Şu anda Cemaat’in gazetelerine, mülklerine el koyma kampanyası ve kitlesel tutuklamalar, aynı zamanda AKP’nin ve Erdoğan’ın gelecekte yargılanmasına neden olacak. Çünkü Cemaati "vatana ihanetle" suçlayıp, mahkum” etmek, o Cemaat’in o dönemdeki ortağının da “mahkum edilmesi” demektir.

“Beni aldattılar” denerek işlenen suç suç olmaktan çıkmaz. Tam tersine “aldatıldık” demek, işlenenen suçları “aldatıldığım için işledim” demektir. Yargı “aldatılma” lafını ciddiye almaz.

Ordu, belki de ABD  şimdilik ona, Kürdistan “tehciri ve soykırımı” suçunu da işlesin diye göz yummaktadır. ABD’nin Saddam’a “Kuweyt suçunu” işlemesi için göz yumduğu gibi.

Ne demek istiyorum? 

Eğer biz “tek şef diktatörlüğüne” son vermenin demokratik, parlamenter, barışçı ve aynı zamanda Erdoğan gibi konuşursak “milli ve yerli” yolunu bulamazsak, bu iş ya “iç savaşa” gidecek, ya da “milli ve yerli olmayan bir darbe”ye sebep olacak.

 Bugün Nusaybin’e sevkedilen tank birlikleri, yarın Meclisin ve Saray’ın kapısına dayansın istenmiyorsa, “milli ve yerli” güçler harekete geçmelidir.