Halep Merkez Pastanesi. Temmuz'un kavurucu öğle sıcağı hissettirmemiş daha kendini. Cemiliye Caddesi'nde alabildiğine bir araba yoğunluğu. Kaldırımlar insanlarla tıklım tıklım... "Sağda indir ya muallim" deyip raylı kapıyı çeken gencin peşinden davranıyor. İner inmez saatine göz atıyor. Onbire bir kaç dakika var. Hemen yanda sözleştikleri ye r olan pastane önündeki telefon kulübülerine vardığında etrafına bakınıyor bir süre. Aradığı yok daha.
Elleri ceplerinde çevreyi gözleriyle gelişi güzel süzerken cadde karşısında gördüğü kişiyle şaşırıyor. Başını, yapma ama dercesine sağa eğiyor. Buldu. Oysa bu taraf için sözleşmişlerdi. Öteki pek oralı değil gibi. Gömelmiş bir şeyler inceliyor gelip geçenlerin yanında.
Karşıya geçiyor. Yanına varınca tepesinde dikilip izlemeye başlıyor. "Enes!" diyor, beklemenin gerginliğini belli etmek istemediği yapmacık bir kızgınlıkla. Kafasını kaldırıp yukarıya bakıyor Enes. Küçük suçlar işlerken kendini ele verenlerin vaziyeti kurtarmaya yarayan sırıtışı beliriyor yüzünde. Saatine bakıyor. Onbiri onbeş dakika geçmiş.
Azad... Yani... Yani bunlar da telefon kulübesi. Enes'in yerde incelediklerine gözü kayıyor Azad'ın. Kaplı, kapsız, yüzeylerı soluk, sayfa kenarları kalkık eski kitaplar. Bulundukları açıklığın bir kenarına serilmiş sahaf kitapları. Enes, yerdeki kitaplardan birine uzanıp üzerini sesli okuyor.
"İslam Bilginleri. Ömer Hayyamı aradım da pek bir şey bulamadım. Bunlar sevmiyor Hayyam'ı."
Haylaz bir gülümseme. Bu küçük özür parodisine dudaklarını hafif sıkarak bağışlayıcı bir tebessümle karşılık veriyor Azad. Bunu gören Enes, özrünü pekiştirmek ister gibi devam ediyor.
"Hayyam'ı doğru dürüst ansiklopedilere almazlar. Ama sahaflara bile düşmeyen El Nevyafi'nin 'Kokulu Bahçesi' karaborsada elden ele dolaşır. Böylece İslamdaki erotik anlatılarla fantezi devşirmekten de geri kalmazlar."
Azad gülüyor.
"Tamam anladım. Yanlış yerde beklemenin sebebi Hayyam'mış. Seriye bağlamana gerek yok. Şu El-Nefzavi'nin yazdıklarını da başka zaman belki anlatmak istersin."
Enes gülüyor. Ayağa kalkıp elini uzatıyor. Tokalaşıyorlar. Azad, değişik konularda bilgilerle desteklediği yeni fikirler bulmada mahir Enes karşısında bazen yetersizlik duygusu yaşarken, şakası yapılabılecek kusurlarını, sevimli şaşkınlarını gördüğünde yeniden eşitlenmiş buluyor kendini.
Ne zamandır kanı ısınmış bu çocuğa. Sezon ortalarında tanımaya başlamış. Üniversite kapısından umursamaz adımlarla girip masada süren tartışmalara teklifsiz katılırken; sakınmasız dobra sözlerini nüktedanlığıyla süslerken dikkatini çekmiş. Başta uçuk bulunan düsüncelerini veciz sözlerden küçük dokunuşlar ve hesaplanmamış sorularla koyulturken ilgi duymuş. Sonuca yaklaşırken bir merak halesi içinde gizini ortaya koymadan fikrini muallakta bırakıp geri çekilince de şaşırmış.
Aykırılığını sevmiş.
Ruhunda dolanıp da ifade bulamamış, dile dökülememiş, his düzeyinde var olan sorulara, cevaplara onun sözlerinde denk gelince farkında olmadan bağlanmış. Tamama ermesi için elde etmesi gereken öbür yarısı gibi bakmış ona... Okulun ikinci senesinden sonra tanımaya başlamasına da hayıflanıyor şimdi.
Taze bir dostluğun temelini birlikte atmaya başlamışlar.
"Bazı insanların suskunlukları, onların düşünmediği anlamına gelmez. İçten pazarlık yapmazlar, buna gerek de görmezler. Çünkü ruhları şeffaftır. Kaygısız ağlarlar. Yalansız gülerler, sakınmasız kahkaha atarlar, işte bunlar emin insanlardır…" demiş bir seferinde Enes. Göz ucuyla kendisini süzüp imalı gülümsediğinı farkeden Azad, bunun her zamanki söylevlerinden biri değil, kendisini anlatmaya çalışan cümleler olduğunu sezmiş. Hafif kızarmış. Mahçubiyetini dışarı vurduğunu anladığında yüzünü yavaşca çevirmiş. Sesli gülmüş Enes.
Bir başka sefer. Azad'a daha açık söylenen sözler...
"Edebiyat okuyorsun Azad. Ama ders geçme kaygısıyla bu işi yapmadığın, ona ilgin dikkatimi çekiyor. Felsefeye girmesem tercihim de edebiyat olurdu. Hem felsefeyle edebiyat arasındaki mesafe ne kadar ki? Bir kaçıkla bir deli arasındaki fark kadar mı yoksa? Gülüyorsun. Ama tam da öyle. Bakmayla görmenin bir olduğunu kim söylemiş. Edebiyat da fesefe de görme yetisi kazandırır insana, sorgulamayı öğretir. İkisi de yaşadığımız hayatla ilgili köktenci sorular atar ortaya.
Beni mi, kendini mi övmeye başlayacaksın karar ver.
Senden başlayayım o zaman. Felsefe doğrularla yanlışlar, ayırt etmeye çalışsa da edebiyat buna pek gönül indirmez.
Doğru ve yanlış bulduklarım var ama.
Tamam da kendi sözlerinin sınırını çizen ve onu geçmeyenler edebiyatçı değil de, yobaz birer vaiz olurlar. Vaiz, söylediklerini tüm insanlığa ait bir kabul çizgisinde tutar. Tartışılmasına imkan vermeyen söz düzeni kurar. Kendisi gibi olmayana dilediğince söver."
"Beni övmüş mü oldun şimdi?"
"Dur daha, birşey anlatmaya çalışıyoruz şurada."
"Övecektın ama sövgücüye çıkaracaksın nerdeyse."
"Sana gelmedim daha. İnsanların doğru ve yanlış buldukları olur elbette ama gerçeğin kendilerinde olduğunu iddia edenler ve başkalarının imanını kurtarmayı dert edinip tek çözümün kendilerinde olduğunu vaaz edenler yere göğe sığmaya dursunlar, evrenin en küçük bir zerresi olmayacak çaptadırlar. Bunlar benliklerini kibirle, katranla doldurmuştur. Her şeyin tepesine oturmak isterler. Korkulur onlardan. Hayatı başkaları için cehenneme çevirirler. Ha, işte ben onlardan değilim. Aksini iddia etmezsen anlaşacağız seninle. Sabretmezsem fikrimi değistirebilirim."
"Nereye geleceğini bir bilsem!"
"Bıraksan geleceğim."
"Gel artık."
"Edebiyat kendisini hiç bir zaman gerçeğin ta kendisi olarak sunmaz. Herkesin içine girebilir, eyleyebilir. Zamanın ve mekanın ötesine taşar. Bu açıdan başka alanlara nazaran daha sağlam durur, dayanıklıdır. Halbuki dogmalar kapalı kutulara benzerler. Kapalı kalan şeyler de bir müddet sonra kokuşur. 'Doğru şu, yanlış şu, gerçeklik şöyle şöyle; o yüzden şunu yap, bunu yapma, şöyle davran, çerçevenin dışına çıkma' diyenler insanın ruhunu, düş dünyasını çoraklaştırır. Ruhsal bir kıyımdır bu. Kaldı ki durmadan değişen gerçekliler içinde bir şeyi değişmezlik çerçevesinde açıklamak ve onu dayatmak çelişki, bu yüzden de nafile bir çaba. Edebiyat buna karşı düşüncede yetkin, düş gücünde zengin insanlar yaratır."
"Hoşuma gitti devam etsene."
"Edebiyatsevenler sürekli düş kuran insanlardır. Bu sayede toplumun, otoritelerin hoyrat kollarından sıyrılırlar. Zihinsel bir kopuştur bu. Ulaşmasalar da cennetlerini zihinlerinde canlandırırlar."
"Ulaşmadıktan sonra ne işime yarayacak o cennet? Soyut bir vaat olmuyor mu bu sence?"
"Düşünsel, ruhsal kopuşu az görme. Farz kılınan değerler karşısında ruhunun hiç daralmadığını söyleme. Aptal bazı gereklilikleri yerine getirmekten bıkıp ceketi alarak çekip gitmeyi aklımızdan çok zaman geçirdiğimiz olmuyor mu?"
"Ah evet, bu benim."
"İşte edebiyat ruhunu açar insanın. Belki her zaman çekip gidemezsin ama aklına, hayallerine kelepçe geçirilmediğinde o aptal çarklara da bağlanmamış olursun... Hem başka faydaları da var. İnsanı güzelleştirmede edebiyat bire bir. Düşüncelere, davranışlara incelik kazandırır, eylemlere çekidüzen verir. Konuşmaları çekicileştirir. İnsanı dayarlı, düşünceli, incelikli kılar... Geldim işte. Ruhundaki incelik mi seni edebiyata yöneltiyor, yoksa edebiyat ilgin mi ruhunu inceltiyor bilemiyorum ama konuşmaların, davranışların, duyarlılığın ruhunun yansıması. Biraz da yakışıklı olsaydın çok güzel bir arkadaş olabilirdin!"
"Bu sondaki düzeltmeni diğer iltifatlarına tercih ederdim."
"Benim günahım yok."
"Peki kendini nasıl övecektin?"
"Felsefe, edebiyata kapsam ve derinlik kazandırır."
"Helal olsun! O tiraddan sonra bir cümleyle kendini üste çıkardın."
"Olsun artık o kadar da."
Ve gülüşme...
* Şırnak T Tipi Cezaevi