Haber programlarından birinde ekranlara yansıyan, İstiklal Caddesi’ndeki bir kitlesel gösteri. Gösteriden çok, orada gösteriyle alakalı olup olmadığı anlaşılmayan genç bir kadına odaklanmış kamera. Asıl konudan sapmak için, bu durumlarda konu dışı ayrıntıları yakalamaya pek teşne kameramanlar. Esmer göstericilerin kenarında, „beyaz“lığıyla onlara uyumsuz duran genç kadın, başına geleceklerden habersiz.
Yirmili yaşlarda, ufak, bıcır bıcır, narin. Ama kendinden emin, vakur, küçük dağları ben yarattım havalarında. Ufak tefekliğiyle tezat havası, başına geleceklerinin nedeni belki de. Sahibine meydan okur bir eda veren, eski solcularınkini çağrıştıran parkası da işin cabası. O bunun farkında mı bilinmez.
„Dağılalım lütfen. Dağılmasanız gözaltı yapacağım“ diyor genç polis amiri. Kibar, diksiyonu temiz. Sözcükleri incitmeden dilinin ucuna alıp sarfettiğine bakılırsa, bunun hayatında kimseyi incitmediği sanılabilir. Polis birazdan göstericilere kafa göz giriştiğinde, bunun emrini kendisinin verdiğini unutup inen darbeleri görmemek için koluyla gözlerini bile kapatabilir. Nobranlığı estetize etmeden sınır tanımayan zamane polisleri... Amirin „hisliliği“nin aksine, mekanik bir aygıt gibi, gelecek komutu bekliyor polisler. Hangi komutla, hangi hamleyi, ne ölçüde yapacakları tasarımlanmış, taviz vermez bir disiplinle.
„Evet, başlayın almaya.“ Komutun koparacağı gürültüden uzak, sinir edici düzeyde bir sakinlikle.
Karışıyor ortalık. Cılız gövdesi ve kısa boyuna rağmen herkese üstten bakmayı becerebilen genç kadın hengamenin ortasında buluyor kendini. Amirin gözleri ona takılıyor. Komutlarıyla oranın tek hakimiyken egosu üzerine ego tanımıyor o an. Genç kadının lakayt, havalı halini sindiremiyor içine. Aynı kibarlıkla söylüyor yine:
„Alın, şunu da alın gözaltına.“
„Da“sı, artık topuzu kaçan kantarın, boyuna, posuna, kilosuna, endamına, profesörüne, ressamına, yazarına bakmadan herkesi tartabileceğinin gizli vurgusu. „Beyaz“lığına aldırılmayan incecik genç kadın dahil.
Kollarına mengene gibi yapışan koca elleri hissettiğinde, aynı anda yanında beliren iki zebella gibi adamı da farkediyor genç kadın.
Ne olduğunu anlamıyor ilkin. Kollarına yapışan koca adamların aynısından, hemen önünde göstericilerin kollarına da yapışanlar olduğunu görünce şaşırıyor. Kendisiyle önündeki insanlar arasında bir benzerlik kuramıyor. Başka zamanlar, uzaktan slogan seslerini duyduğu bu „uzak“ insanlara, suratını ekşiterek hep „ıyy“ çekmiş.
İlk şaşkınlığını üzerinden atınca, aynı akıbete maruz kaldığı için, kendisini o „uzak“ insanlarla „yakın“ kılan yanındaki koca adamlara veryansın etmeye başlıyor:
„Ya bidakka, ne yapıyorsunuz, ne oluyor?!“
Aynı anda kollarını kurtarmaya çalışıyor. Kollarına daha güçlü yapışıyor koca eller. Daha önce hissetmediği, yabancısı olduğu, ama üste daha çıkmayan karmakarışık duygular geçiyor içinden.
„Karakola gideceğiz bayan.“
İnanamıyor. Az önce hissettiği duygular daha üste çıkmaya başlıyor. Hırsız, tinerci, kapkaççı, katil, tecavüzcü, teröristlerle hep özdeş bilmiş karakol lafını. Şimdi tesadüfen şu „huzur bozucular“ın kenarından geçerken, onlarla ilgili bir mekana götürüleceğine hayatta inanamazdı önceden.
Şaşkınlığı tedirginliğe dönüşüyor. Karakolluk olmayı çevresine nasıl izah edeceğini düşününce, tedirginliği kaygı, kaygıyı da korku takip ediyor.
İçinden geçenleri kontrol altına almaya çalışıyor. Bildiği tek bir dünya var, o da onun etrafında dönüyor. (Hemen yanında gözaltına alınmaya çalışılanlar, sürekli televizyon ekranlarında rastladığı başka bir gezegenin varlıkları.) Sahibi olduğu kendi dünyasında kimse dokunamaz ona, diye zannediyor. Polisler ise onu başka varlıklardan korumak için, dünyasının sınırlarında kalmak koşuluyla var.
Bunları düşünürken yaşadığı ilk şok anından dolayı yitirdiği cesaretini topluyor hemen. „Ya bidakka diyorum size! Niye karakola gideceğiz, ne işim var karakolda benim?!“ Güvende olduğu arkadaş grubuyla iken şımarıklıkla desteklenmiş şekilde başka gruptan birine diklenir gibi. Etkisiz bulduğu, kendi dünyasından bir arkadaşını azarlar gibi.
Yaptığının geçer akçe olmayacağından habersiz, kollarını kurtarmak için sinirle debeleniyor. Ezilenlerin gümbür gümbür öfkesiyle değil, kendinden aşağı gördüklerine karşı, tiksinti katılmış bir sinirlilikle... Debelendikçe domuz bağıyla bağlanan biri gibi daha da kıstırıldığını farkediyor. Kıstırıldıkça gözleri büyüyor.
Genç kadının diklenmesi gözüne iyice battığı için, kibar amir komutunu aynı sakinlikle tekrarlama ihtiyacı hissediyor:
„Evet, alın. Alın şunu.“
Zebellalardan biri, genç kadının kolunu arkaya doğru büküyor. Bıcır bıcır bir genç kıza kabalık olur diye, üzerinde çalışılmış ama o an da „zarifçe“ yapması gerektiğini bildiği bir hareketle. (Hakkari’de kıra kıra kol büktüklerini büyük ihtimalle bilmediğinden dolayı şimdi şanslı olduğunu da bilmiyor genç kadın.)
„Ya ne oluyor, durun ya, delirdi mi bunlar?!“
(Yanlış kelime, bilemedin. Delirmemişler, kudurmuşlar nicedir. Aslında hep kuduruktular. Sen göremedin.)
„Ya bırak, kıracaksın kolumu. Olayla ilgim yok diyorum sizlere!“
(Olayla ilgisi olanlar zaten her şeye müstahak!)
Şirince çırpınışlarla bu yapılı adamları niye ikna edemediğini bilemiyor. Koca gövdeli adamlar arasında ufak tefek bir kadın değil, küçücük bir böcek olduğu hissine kapılıyor birden.,Şu ana dek sakınmadığı öfkesinin, kızgınlığının getirisi olmayacağını o an anlıyor.
Dikbaşlılıktan, özgüvenden gelen hiddetinin işe yaramadığını görüp belki de ilk kez, silahlarından soyunmuşluğun verdiği çaresizlikle hayretler içinde kalıyor.
Yaşamın, yabancısı olduğu başka bir yüzünde, ödün vermezliğinin kar etmediğini görerek çarpılıyor.
„Tamam. Sakin ol, tamam.“
Kadının bir kolunu arkadan büken adam, çırpınırken bağırmaması için bir eliyle de ağzını kapıyor onun.
„Nefes alamıyorum, boğacaksın beni!“
Acziyetin tonlarına düşüyor sesi. Ağlamaklılığı tutuyor.
„Tamam, salacağım seni, tamam.“ (Salınacak kişi aslında insan. Ya da küçük bir böcek olduğu için tercihen bir ifade)...
Asiliği, gençliğinin zaman zaman kabaran şımarıklıkları olarak yaşamış belki sadece. O an İstiklal Caddesi’ni dolduran esmer gençlerin, beyaz leçekli kadınların, gür bakışlı erkeklerin, mağrur genç kızların asil isyancılıklarını tanımamış
Onların kolları „zarifçe“ bükülmeyecek, kırılacak; kafaları yarılacak, yerlerde sürüklenecekler... Yaralarını sarıp yılmadan yarın başka bir yerde görülecekler.
Kolu bükülen genç kadın, başka bir şanssızlık yaşayıp yanlarından tekrar geçmezse, onları yarın da göremeyecek...

Burdur E Tipi Kapalı Cezaevi